Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 53 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829

image
Buyurun Türkiye alttan alta nasıl bölünmüş, Diyarbakır'dan ülkenin bölünmez bütünlüğü nasıl görünüyormuş okuyun.
Dün akşamüstü tam Uludere’de yaşanan katliama ilişkin yazımı bitirmişken bir mektup aldım Diyarbakır’dan.
‘Kırıcı sözlerimiz, çünkü üşütüyor bakışlarınız’ diye başlayan bir yazı…
Allak bullak oldum.
Vazgeçtim yazdıklarımdan, mektubu sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Aslında Tarhan Erdem’in dün Radikal’de çıkan yazısına cevaben yazılmış mektup, ama çağrı herkese…
Eylem Güleç ve Naime Çiçek birlikte kaleme almışlar…
Hep ‘ülkenin bölünmez bütünlüğü’ deyip duruyoruz ya.
Buyurun Türkiye alttan alta nasıl bölünmüş, Diyarbakır’dan ülkenin bölünmez bütünlüğü nasıl görünüyormuş okuyun.
Tarhan Erdem, Ayla Akat’ın ‘Kürtler bugün de yalnız’ sözlerine 02.01.2012 tarihli Radikal gazetesinde cevap niteliğinde şöyle diyor: “Bu memlekette yaşayanlar birlikte olduklarını hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Ne kadar kırıcı bir söz bu…”
Biz Kürtlerin birlikte olduklarımızla neden birlikte hissetmediğimizin öteki hissettiğimizin anlaşılması gerektiğini düşündüm.
Bırakalım resmi tarihi, kişisel tarihimiz açığa vurmuş öteki bilinçaltı güzellemeleriyle doludur.
Ben ilkokulu Diyarbakır’da askeri lojmanların içinde bulunan Şehit Namık Tümer İ.Ö.O.’da okudum.
Öğretmenim asker eşiydi.
Her sabah bahçede andımız okunduktan sonra sınıfta temizlik içtiması olurdu. Subay çocuklarının tırnaklarını, saçlarını, mendillerini kontrol etmek gerekmezdi, onlar her daim temizdi. Asıl pis olan bizdik, Kürt çocuklarıydı.
Bu yüzden olmalı, öğretmen bize hiç dokunmazdı.
Kızıp birinin kulağını çekse hemen çantasından çıkardığı kolonyayı, peçeteye döker, uzun uzun ellerini silerdi.
O sıralarda başladım üşümeye.
Kürtlük zor temizlenen lekeydi.
Okul bahçesinde, kardeşiyle Kürtçe konuştuğu için dayak yiyenlerimiz vardı.
Bu suçtu.
Kürtçe, unutulması gereken yasak dildi. Türkçe konuşmak zorundaydık ama bilmiyorduk. Öfkeyle bakıyorlardı yüzümüze. Eziyetti bu. Anadilimizden vazgeçerek başka bir dilde konuşmaya zorlanıyorduk. Çocuktuk, okul ve öğretmenler en büyük kâbusumuzdu.
Sonraları, batı illerine gidişlerimizde mesela, en az kelimeyle konuşmaya başladık.
Şivemiz ele veriyordu bizi. “ Diyarbakırlıymışlar” diye yaftalayıveriyorlardı.
Ardından “Kürt müsünüz?” diye soruyorlardı.
Biliyorduk ki bu soru “Bölücü müsünüz, onlardan mısınız?” demekti.
Maddi sebepler nedeniyle İzmir’e taşınan halamlara ev vermemeleri de bundandı.
Halamla telefonlaştıkça dilinin değiştiğini fark ediyor, aksi halde orada tutunamayacaklarını seziyordum.
Kürtlük çıkarılması gereken kirli ceketti.
Yıllar sonra mühendis bir arkadaşımın mühendisler odasının İstanbul’daki kongresinde tanıştığı kendisi gibi kadın bir mühendisin kibirle “Diyarbakır’da kadın mühendis var mı?” sorusuyla gözleri dolacak, ardı sıra söylediği “ Siz hiç Kürtlere benzemiyorsunuz ama” cümlesiyle gözlerinden yaşlar boşalacaktı.
Kürtlere hiç benzememek, Türklere benzemek, Türk gibi olmak, okuyup yazmak isteyenler için ilk şarttı.
‘Kendisi Kürt ama çok iyi bir insan’ söylemlerine maruz kalan bizler, kafalarımızdaki sayısız soru işaretlerine bir yenisini ekleyerek ‘Acaba iyi bir insan olarak Kürt olmak mı iyi, yoksa bir Kürt olarak iyi bir insan mı iyi?’nin cevabını bulamamanın sıkıntısıyla bakıyoruz karşımızdakine.
Kürt edebiyatının usta isimlerinden merhum Mehmet Uzun, bu yeni dilin kendine özgü renkleri ve havasının üstüne üstüne geldiğini, çocukluk dünyasını kıskançça korumaya çalıştığını ve her Kürt çocuğu gibi kendisinin de devamlı bunun eziklik ve hüznünü yaşadığını anlatır. Ve ancak anadiliyle barıştıktan sonra Türkçeyle ilişkisinin düzeldiğini söyler.
Bu, ötekini anlayabilmenin ve kabul etmenin kendini anlama ve kabul etme temelinde şekillendiğini gösterir.
Bu doğrultuda ortaya sınırlarını çizmekte zorlanacağımız büyüklükte kendisiyle küs, hiçbir zaman da barışmayı becerememiş bir güruh çıkıyor.
Sistemin, damarlarında akan ötekileştirme nidalarıyla semirtip ortalığa salıverdiği bu güruhun, adına doğal afet denilen bir durumda bile ötekinin acısını öfkesine malzeme yapabildiğini Van depreminde de gördük.
Ne de olsa Kürtler bu ülkenin vatandaşı sayılmıyor.
Topyekûn teröristtirler.
Ve nihayet “Allah’ın teröristlere gazabı” gerçekleşti diye manşetler atıldı.
Ama durun!
Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakışı değildir elbet.
Devlet Kürtleri eşit ve özgür yurttaşlar olarak gördü.
Dillerini, kültürlerini yaşatma olanağı sundu.
Ne yazık ki kimi kanı bozuk öğretmenler Kürt çocuklarına eziyet ettiler, bazı kendini bilmezler kiralık ev vermediler, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek soysuzlar eşeğine Kürtçe çüş diyen köylüye ceza kestiler. Faili meçhul diye bir şey yok, Kürtlerin başına bomba yağmış olabilir ama “operasyon kazası”dır, olur böyle kazalar…
Böyle mi oldu?
Bu anlatılanlar münferit olaylar mıdır?
Asıl mesele bu…
Militarizm ve milliyetçilik bu devletin karakteri olmasa, bombalanan köylüler için “operasyon kazası” diye cevap verilebilir miydi?
Üç beş kendini bilmezin densizlikleri gibi bir tutumla çoğunluğun, genelin yansımasını görmemek, sorunun çevresinde dolap beygiri gibi dönmemize neden oldu yıllardır.
Görmemek, toplumlarda ciddi ahlaki yarılmalar oluşturuyor ve bizler bu yarıklarda ‘görmüyorsak yoktur’ şiarlarıyla mutlu, mesut savaşıyoruz karşımızdakiyle, hiçbir etik ilkenin çengeline takılmadan.
Dillerimizde pelesenk olmuş, neredeyse içi tamamen boşaltılmış ‘Barış’ sözcüğünün bize dönük kısmıyla haşır neşir olmanın tam da zamanı.
‘Kendinizi ne kadar tanıyorsunuz, ne kadarını kabul ediyorsunuz, ne kadar seviyor ve beğeniyorsunuz, öfkenizin kaynağında ne kadar karşınızdaki var’ sorularına içbükey aynalarınızın ışığında cevap verdiğinizde burunlarınız uzamıyorsa, dolap beygirliğinden de yaşanan korkunç acılara karşı düşülen akıl tutulmalarından da uzaklaşırsınız kanımca.

radikal
  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

© 2009 aktuelbakis.org, All rights reserved.