Mehmet Güneş (Delil’e)

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 21 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


Kucaklaşmalar, vedalaşmalar, dümdüz ve tartışmasızdı. Acılarımızı sözcüklere dökemezdik. Isırıp durduk dudaklarımızı. Ebem kuşağı bir baharımız olsa hemen orada ilişecektik ama karayel sürgününde. Savrulur gibiydi düşlerimiz.

Veda sözcükleri yarım kaldı. Boğazımızda düğümlendi. Sanki çekip giden bizdik, geride kalan gölgelerimiz... Yada tam tersi.... İçimiz çok acıyordu. Dokunsak yaramıza, hemen oracıkta kan sızacaktı; gülüşlerimizi çarmıha emanet etmiştik, gülmeyecektik artık. 

Mehmet Güneş (Delil’e)/ Edip Yalçınkaya


Çok uzun bir zaman oldu. Sana hiç yazmadım. Aslında şiirlerimde, öykülerimde sen hep vardın. Ama doğrudan sana yazdığım ilk mektup bu...

1990 yılının temmuz ayıydı galiba. Gözlerimiz ıslak bir şekilde vedalaşmıştık.  Hatırlarsan eğer karanlık çökmüştü. Kalenin altındaki sokaktaydık. Üzerimizde efkâr vardı. Durmadan sigara içiyorduk. Sen her zaman ki gibi, o günde suskun ve düşünceliydin.  Beklemenin huzursuzluğu kadar, gidecek olmanın heycanı da vardı içimizde.

Neyse ki beklediğimiz arkadaşlarımız geldi de o gerginlikten kurtulmuştuk.

Üzerinde kareli, kısa kollu, kırmızı bir gömlek, birde o zamanların modası şalvar tipi siyah bir kot vardı...

Saçların ve sakalın çok uzamış diye berbere bile gitmiştin. Yani o gün çok yakışıklıydın. Kolumdaki saati alıp, saatini vermiştin. 'Devrimden sonra geri isterim ha'... demiştin gülerek.

Aksilik işte, bana birkaç gün beklemem gerektiğini söylediniz. Bir sürü gerekçe sıraladığınızı biliyorum. Ama hiçbirini hatırlamıyorum. Bunu fırsat bilen sen, elime bir mektup sıkıştırdın. ‘Bunu babama ver’ dedin. O kadar özülmüştüm ki, bu kez ben susup kalmıştım.

Siz yola koyuldunuz. Havada hüzün vardı. Yüzler gülüyordu yinede. Elim sizden olmuyordu. Uzun süre sizinle yürüdüm. Senin gözlerinde o gün ağır bir hüzün vardı. İkide bir bana dönüp ‘ geç kalmayasın’ diyordun ve sonra ‘ Tamam artık geri dönebilirsin’ deyip beni uzaklaştırmak istiyordun. Ama ben seni iyi tanıyordum. Sesin, bakışların, yüzündeki ifade herşeyi anlatmaya yetiyordu. Esmer tenli toprağımızın yüzüne kan süren kederini ödünç almıştın.  Sanki acı çekmek sadece sana aitmiş gibi, kendi adına, kendi mal ettiğin acılarla yaşardın.

Aslında haksızda sayılmazdın.  Hayat debelenip duruyordu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Melek ile şeytan, iyi ile kötü yer değiştirmişti. Her tarafı ele geçiren bir kargaşa içindeydik.
Tabi o zamanlar dağlar sisliydi. Güneş adım adım şehirleri terk ediyordu.  Umut ancak zirvelerde bulunabilirdi. Tenhalarda kanlı siluetler vardı. Kuytuluklar da ne kadar acı varsa, zulalarda ne kadar keder varsa, hepsi ulu-orta birer kıvılcım gibi ardı sıra patlıyordu. Ölenlere mezar kazımak, yada gidenlerin arkasında ağlamak vakitsiz bir tasa olarak görülüyordu.

Kısacası o zamanlar zorlu yıllardı. Ecel toprağı ve menziline girdiğimiz ölüm bizi çağırıyordu.

Hayatın bizler için tasarladığı yola koyulmak boyun borcumuzdu. Sende çok iyi bilirsin ki, insan bu yola girince, en başta, en güzelinden bir ölüm seçmeli kendisine. Daha ilk günden hayallerimizin puslu patikasında bir ölüm seçtik kendimize. Sonra iki nehir arasında onu ezberimize aldı.

Korkularımız yok değildi; her adımda körüklenip duran bir yangın vardı içimizde.
Son kez,’haydi dön artık’ tekrar sarılmıştık birbirimize.  ‘ Geç kalma’ derken bile, bir sabah alacasında, ölen biri için, içinde sakladığın ne kadar teseli varsa orada, o karanlık gecede geride kalanlara serper gibi konuşmuştun.

Kucaklaşmalar, vedalaşmalar, dümdüz ve tartışmasızdı. Acılarımızı sözcüklere dökemezdik. Isırıp durduk dudaklarımızı. Ebem kuşağı bir baharımız olsa hemen orada ilişecektik ama karayel sürgününde. Savrulur gibiydi düşlerimiz.

Veda sözcükleri yarım kaldı. Boğazımızda düğümlendi. Sanki çekip giden bizdik, geride kalan gölgelerimiz... Yada tam tersi.... İçimiz çok acıyordu. Dokunsak yaramıza, hemen oracıkta kan sızacaktı; gülüşlerimizi çarmıha emanet etmiştik, gülmeyecektik artık. 

Zaten senden geriye, bir tek susup bakan halin kaldı zihnimde. Aslında güzel gülerdin, güldüğünde gül gibi açardı hüzün. Vedalaşırken de gülümsemeye çalışmıştın birkaç kez ama aklımda asılı kalan sadece suskun ve düşünceli halin...

Sizden sonra zaman, hüzünle birlikte kuşandığımız umuda rağmen, uzun, tarifsiz bir boşluk gibi göründü bize, o boşluk hâlâ uçurum gibi duruyor önümüzde.

Hergün boşluk büyüdü. Sonra babanla karşılaştım. Çok zordu, hiç anlatamam. Mektubunu götürüp verdiğimde, hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davrandım. Bu utandırsa da beni, başka çarem yoktu. Size yetişmek için hiçbirşeyden haberim yokmuş gibi davranmalıydım.

Günler ardı sıra devrildi. Her geçen gün dayanılması güç bir ızdıraba dönüştü. Anılardan arta kalan kırık-dökük bir zaman da tutsak düşmüş gibi çaresizdim.  Oysa sizler hayatı düzene koymak için yola çıkmıştınız. İçli hikâyemiz, sessizce büyüyüp hepimizi içine almıştı. Artık durmak olmazdı.

Bir ay sonra, sizinle buluşacağım diye yola çıktım. Yollar, patikalar beni size getirecekti. Hayatımın en büyük boşluğu umutla kapanak ve içimdeki acı son bulacaktı.

Her vardığım yerde sizi sordum. Ama ne kadar hızlı koşarsam koşayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım, bir türlü size ulaşamadım.  İki ayrı yolu adımlayan gölge gibiydik. Siz Kuzey’de kalmıştınız, ben Güney’e geçmiştim. Dağlarımız birbirinden uzak ve sisliydi. Tek ve bütünlüklü olan, sınırsız yaşadığımız masumiyetimiz, sarıldığımız umut ve yüreklerimizdi. 

Aradan bir yıl geçmişti. Birgün Doğu’nun küçük bir şehrinde sanırsam mayıs ayıydı; benim de tanıdığım bir akrabanla karşılaştım. Sarılıp kucaklaşmıştık. Sonra sohbetimize ilk elden seni konuk ettik.  Nerede olduğunu, neler yaptığını ondan öğrendim. Belki size yetişememiştim ama aynı umutları kucaklamıştık. O yuzden içim rahattı. Uzaklık gecede saklanan beyaz düşlerimizin o mavi masallarına sarılmamızı engellemeyecekti artık. Tumturaklı hayaller içinde, gündelikçi bir yüreğe serpilmek üzere, dağlara serpilmeyi yeğlemiştik çünkü. Bir başımıza kaldığımızda kendi kanımızı akıtıp kan kardeşi olacak kadar dostluğun o kalın çizgisine sadıktık. 

O zamanlarda da hiçbir şey yerli yerinde değildi, bugünde değil üzerinde tepinip durduğumuz dünya o günde kirliydi, bugünde kirlenmeye devam ediyor.  Kötülük çoktan ruhları kuşatmış. İyilik eskiden olduğu gibi, şimdi de aptallık olarak görülüyor. Anlayacağın o günden bugüne çok şey değişmedi, hayat hâlâ acımasız. Hâlâ çizdiğim portrelerdeki gibi çocukların gözleri yaşlı. Ve hâlâ tıpkı şiirlerdeki gibi, yara izlerinden yaslı bir mazi dökülüyor.

Ben tutsak düştüm. O vakitler, bizimle birlikte dağlara çıkanların hepsi ayrı ayrı yerlerde yıldızlaştılar. Ben tutsak düştüğümde seninle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ölüm bu, ya bir adım geride, yada bir adım önümüzde hep bizi bekliyordu. Hiçbir acı, hiçbir ölüm bizi şaşırtmıyordu.

Sonra, öyle sıradan günlerde bir gündü. Gazetede küçük bir anma ilişti gözlerime. Okul zamanlarından kalma bir resmin ve altında ölümsüzleştiğin yazıyordu. Bakışların aynıydı. Asil, suskun ve düşünceli... O bir satırlık yazı, o ölümsüzleştiğini anlatan cümle içimde öyle bir yangın tutuşturdu ki, yanıp küle dönüştüren cinstendi.  O gün içimde tutuşan yangını asla anlatamam. Beni asıl öfkelendiren zamanın hâlâ akmaya devam etmesiydi. Yer kabuğu çatlamadı o gün. Güneş kararmadı... İçim o kadar acıdıkı...

Oysa dünya hâlâ çürür, hayat hâlâ kokar ve umutlar kırılırken sen çekip gitmemeliydin. Hırçın çığlıklarıma sinen ölüm, kıyısı olmayan yüreğime günlerce çarpıp durdu.  Hayat ne kadar bahar çizerse çizsin, hep eylül sızdı ömrümüze.

İki yanımda mezar taşları yükselmeye devam etti. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tutsaklık böylesi zamanlarda o kadar acımasız ki... Senin için yazdığım şiirler de sitemlerimi döküyorum hüzünlerime. Ama oda dindirmiyor kederimi.

Aradan bunca yıl geçti, seni özlemeye devam ediyorum. Bir gün susmaktan vazgeçip konuşacağını, geri döneceğini ve  o gül gibi açan yüzünle bize bakıp güleceğini hayal ediyorum. Biliyorum bu çocukça bir hayal ama bu hayalı seviyorum.

Seni özlüyoruz ve asla unutmayacağız.

BİNGÖL M TİPİ KAPALI CEZAEVİ

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (3 Yazılmış)

  • Gönderen şermin, 11 Haziran, 2008 00:40:17
    ne hoyratmlar ne yitiklikler ülkesinin evlatlarıyız edip biz,hayatımızda ne çok yaşattığımız ölülerimiz var böyle.özlemek en çok dilini bizde yaratıyor,acı ise analarımızın çığılığına dönüşüyor.. edip nede güzel anlatmışsın demeyeceğim çünkü bunu dillendirmeye gerek yok. seni çok özledim,SİZİ ,ÇOK ÖZLEDİM.bak yine özlemm neyse görüşeceğiz birgün bunu biliyorum
  • Gönderen mustafa yalçınkaya, 06 Mayıs, 2008 20:06:11
    seninle gurur duymak az kalıyor sen ifade edilmezsin BERXUDAN JİYANE
  • Gönderen mustafa, 23 Nisan, 2008 19:41:43
    edip abicigim ellerine saglık devrim sehitleri asla unutulmaz

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com