E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

“Eski Yunanlılar, demokrasinin düşmanı olarak demagojiyi, yani safsatayı gösterirlerdi. Demagoji, bugün de demokrasinin düşmanları arasında. Ama çağımızda hangi biçimiyle olursa olsun demokrasinin baş düşmanı, faşizmdir.”(Server Tanilli).
AKP, temsil ettiği gelenek itibariyle Machivellizm düzeyinde pragmatik davrandı, her zaman. Ne denli gizlemeye, maskelemeye çalışsa da, devleti ele geçirmeye çalıştı. Bunun için her kesime göz kırptı; ABD ile Küresel sermaye temsilcileriyle anlaştı. Bölge ülkeleriyle ilişkileri, Kürt karşıtlığı ve İslami referansla güçlü tutmaya çalışırken bir yandan da, ABD ile bölgenin işgali ve teslimiyeti için ortak projelerde yer aldı. Orduya karşı, basit köylü kurnazlıklarını aşmayan taktiklerle güç olmaya çalışırken, eşzamanlı Kürtlere karşı topyekûn kirli savaş için ordu ile her yol mubah anlaşmalar gerçekleştirdi ve uyguladı. Bu tarzıyla altı yılda birçok mevziiyi ele geçirdi. Ve kendisini devletin sahibi görme gafletine inanınca da açık faşizm uygulamaya başladı. Kaynağını önemli oranda bağnazlık ve köylü mantığından alan, bu nevi kendine münhasır faşizm, birçok yönüyle tarihteki benzerlerini anımsatan uygulamalara imza attı. Zira her zaman “Faşizm, demokrasinin ve özgürlüğün baş düşmanıdır”. Faşizm için önemli olan kişiler ve özgürlük değil, iradesiz “kütle”dir.
Devlet dışında birey söz konusu olmayacağı gibi, herhangi bir grup, örneğin sendikalar, siyasi partiler de söz konusu değildir. Ayrıca, burjuva demokrasisinin halk egemenliği, seçim, siyasi partiler, güçler ayrılığı, tartışma ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel ve vazgeçilmez ilke ve kurumlarına da karşı olmuştur faşizm. Bunlar tarihte yaşanan durumlardır.
Zorunlu kaldıkça biçimsel kimi formaliteleri yerine getirmekten de kaçınmaz. İkiyüzlüdür yani. Mussolini, “İtalya Ansiklopedisi”nde şöyle yazıyordu: “...Eğer tarihte demokratik bir hükümet sistemi varsa, faşist hükümet sistemidir; çünkü bu sistem, demokrasinin yeni, otoriter bir biçimini yaratmıştır.” Hitler daha da ileri giderek partisinin adına “ Sosyalist” kelimesini yerleştirmiştir.
Başbakan, Kürt sorunu için, “düşünmezseniz yoktur” derken de, Diyarbakır’da “kadın çocuk demeden vurun “ talimatı verirken de-Ki o olayda çoğu çocuk, 13 insan katledildi- dile gelen faşizmdi. Ama Hedef sadece Kürtlerdi ve Türkiye, dünya Kürt çocukları katledilirken suskundu. Yakılan bazı ağıtlar dışında.
2007 newrozunda Van, Hakkâri ve Siirt’te uygulanan -hukuk, yasa ve insan haklarını tartışmıyorum bile- mantığın ortadan kalktığı, tarifi zor bir hırs, intikam ve yok etme güdüsünün motive ettiği, açık faşist bir uygulamaydı. Van’da yaşananlara bizzat tanık oldum. Nihayet AKP, Türkiye ‘de, toplumun kendisinin dışındaki tüm kesimlerine dönük, aynı saldırgan tutum içine girince, faşizmi görülmeye başlandı.
AKP öyle sanıldığı ya da söylendiği gibi şeriat derdinde de değil, O,devleti ele geçirmenin ve kendisi dışındaki tüm kesimleri kendi mantık kılıcından geçirmenin peşinde. Türkiye’de, en az milliyetçi faşizm kadar, ötekini dışlayan, yok sayan ve yok etmeye çalışan bir siyaset mantığından söz ediyorum. Ergenekon gibi ultra faşist, çeteci yapılarla kapışıyor gibi görünen, faşizmin farklı bir tandansıdır. Türkiye’de bıçak kemiği kırmıştır. Gerçekten bir çığlığa ve akli selime ihtiyaç vardır. Faşizm Kürtlere karşı kontrolsüz, sınırsız uygulanınca sessiz kalanlar, şimdi faşizmin kurbanı durumunda. Buna “oh oldu” denmez elbette.
Türkiye, faşizme sonuna kadar bulaşmıştır ve gerçekte kurtulmak istiyorsa, öncelikle günah çıkarma zamanı. O kemiği kıran bıçak, Kürtlerin iliğini yontuyor yıllardır. Ve halen Türkiye’de, Kürtlere küfretmek, rencide etmenin, saygısızlığın en alası olan, yok sayma, daha da ötesi Türk sayma, linç etme, kirli savaşın her yöntemine maruz bırakma reva görülüyor. Hatta pirim bile topluyor. Kürtlerden mutlaka bu ülkenin gerçek sahipleri, halkın gerçek temsilcileri özür dileyecektir.
Kürtler halen köprüleri atmamışsa, birlikte yaşamakta ısrar ediyorsa, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın bu konudaki ısrarlı ve tutarlı tavrına olan bağlılıklarındandır.
Kürtler ne istediklerini ve de ne istemediklerini çok açık dilendiriyorlar ve artık kesinlikle minnet etmedikleri, her bedeli göze alarak özgürlüklerine ulaşacakları gün gibi görünüyor ufukta. Daha da ötesi, kendilerine zulmü reva görenlerin demokratik kurtuluşlarını, faşizmin pençesinden çıkmalarını kendi kaderlerine bağlı görecek kadar da, kutsal bir tavrın sahibidirler. Konu en hassas safhasındadır ve hiçbir kesim Kürtlere özel düşmanlık yapmamalıdır.
Türkiye’de, doğrudan ve gerçekçi bir tanımlamayla, politik panoramanın çok daha korkutucu olduğu görülecektir. Ordu, eski ağırlığını yakalama derdinde ve elindeki kozu pervasız kullanıyor. Kirli savaş, 1992–94 dozajını aşıyor. Paslanmış “Kemalistler”, AKP karşıtlığı adına, bir ucu çeteciliğe, bir ucu darbeciliğe varan tehlikeli bir ağ örmeye çalışıyor. MHP’nin temsil ettiği aşırı milliyetçi kesim, kullanılmaktan korkuyor ama öte yandan da durumdan vazife çıkarıyor. CHP ise, örneğine az rastlanır bir faşizmi zaten kendi içinde uyguluyor ve siyaseten tükenişi yaşıyor. Tarihi sorumluluk, bu halkın demokrasiye inanan tüm insanlarındadır. Burada işin ciddiyeti karşısında, sol demokratik parti ve gruplarla sınırlı kalmayan daha genelleşmiş, toplumsallaşmış bir politik aktiviteye ihtiyaç vardır.
Kürtler barış demekten usanmadı. Faşizmden kurtuluşun yolu, öncelikle Kürtlerle barışmaktan geçer. Çünkü faşizm kanla besleniyor, savaş mutlaka durmalı. Bunun içinse; Kürt halkının haklarını gasp etme politikasına, inkâra nokta koyacak, onurlu, kalıcı bir barış gerekiyor.
N.Mehmet Güler
n.mehmetguler@hotmail.com



