E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Sendikal hareketin ülke gündemi ile buluşmayan, pasif, sistem içi duruşu değişiyor. Sosyal güvenlik yasasına ilişkin eylemlilik, 1 Mayıs 2008 olayları ve 7 Haziran Van mitingi emek hareketinin, en büyük örgütlü güçlerden biri olarak, tarihsel bir misyonun esas ayaklarından biri olacağını gösteriyor. Denklem oldukça basitti aslında. Kürtlere dayatılan inkâr ve yok etme siyaseti ve bu eksendeki kirli savaş Türkiye ekonomisinde, kaynak yutan kara delik gibidir. Krizin basıl sebebidir. Ve daha da önemlisi demokratik mücadelenin düğümü Kürt sorunudur. Emek hareketi bu noktaya odaklanmak zorundadır. Bu noktaya geç de olsa gelinmiş olması önemlidir. Bu vesile ile işçi sınıfının demokrasi mücadelesinden kısa bir kesit sunmak istiyorum. Ve son sözümü buraya alarak diyorum ki; ya Demokratik Cumhuriyeti birlikte kurarız ya da Kürtler yollarını ayırmak zorunda kalır. Bu konuda asıl fedakârlığı Kürtlerin yaptığını da belirtmek gerek.
Batı demokrasisinin öncüsü burjuvazi, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla demokratik hareketin siyasal öncülüğünü yapmıştı. Ne var ki, iktidarı ele geçirdikten sonra kurduğu düzende emekçiler için demokratik katılım hakkı yoktu. Oysa 19. yy.da, Sanayi Devrimi’yle tarih sahnesinde yerini alan işçi sınıfı, yoksul kitleler özgürlüklerini kullanmak istiyordu.
Burjuva demokrasisinin sınırları işçi sınıfının savaşımları ve kazanımlarıyla genişledi. Burjuvazi iktidarı ele geçirdikten sonra halk kitlelerini siyasal yaşamdan uzak tutmanın çabasına girişti. Oy hakkı belli bir iktisadi varlık ile koşullandırıldı. Henüz, hangi sosyal sınıftan olursa olsunlar, kadınlara oy hakkı bile tanınmıyordu.
İşçi sınıfının, bu dönemden başlayarak giriştiği demokrasi mücadelesi, iki boyutlu bir içeriğe sahiptir. Bir; genel olarak demokrasinin sınırlarının genişletilmesi, iki; sosyalist demokrasi için yürütülen kavga.
Bugünkü ölçüleriyle Batı demokrasisi sermayenin egemenliğine karşı verilen bu mücadelelerin sonunda ortaya çıktı. Dolayısıyla bu demokrasinin, işçi sınıfının ve öteki emekçi kitlelerin eseri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Seçimlerde genel oy, sendikal ve siyasal örgütlenme hakkı için mücadelenin dinamosu işçi sınıfıdır. Öyle ki, oy hakkı, önce yalnız erkeklere veriliyor, ardından geri alınıyor. Temsili rejimlerde monarşiler, diktatörlükler birbirini izliyor... Uzun bir demokrasi mücadelesi sonucunda barikatlarda binlerce ölü verilerek kalıcı, kurumsal, geri alınamaz haklar elde ediliyor.
Avrupa kıtasında 1830 ve 1848 büyük burjuva devrim hareketleri, demokratik mücadelede tarihi kilometre taşlarıdır. Kısacası, bugün var olan demokratik haklar bir nimet ya da burjuvazinin kitlelere bağışı değildir. Batı’da özellikle Avrupa ülkelerinde demokrasinin, burjuvazinin engellemelerine, ihanetlerine, karşı-devrimci eğilimlerine rağmen kendini kabul ettirdiği bir olgudur. İngiltere’de Chartist Hareket bu konuda hayli öğreticidir. 1838 Mayıs’ında yayınlanan Halk Beratı’ndan (People’s Chartes) adını alan harekete katılanlar eşit, genel ve gizli oy hakkı, parlamento adaylarının mülk sahibi olma koşulunun kaldırılması ve maaş almaları talebinde bulunuyorlardı.
Büyük mitingler, grevler, yürüyüşler, gösteriler düzenlendi. 1842’de parlamentoya üç milyon aşkın imza sundular, ancak reddedildi. Kovuşturmaya uğradılar. Liderleri ağır cezalara çarptırıldı. 1848’de Avrupa’yı saran burjuva demokratik devrim dalgasıyla Chartist Hareket yeniden canlandı. Hareketin girişimleri fiili sonuç vermedi. Fakat uluslararası işçi sınıfının gelişmesinde tarihi bir rolü oldu. Aynı şekilde Fransa’da gel-gitler biçiminde el değiştiren Cumhuriyet-Krallık kavgasında, cumhuriyet rejiminin üstünlüğü elde etmesi, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin eylemleriyle mümkün oldu.
Marks ve Engels, işçi sınıfının burjuva demokrasisi uğruna verdiği mücadeleyi, nihai hedefe yürümede daha iyi bilinçlenme ve örgütlenme olanaklarını elde etmesi, demokratik hareket içinde tecrübe ve birikim kazanma ve siyasal iktidara hazırlanması bakımından yerinde ve uygun bulmuş, desteklemişlerdir. İşçi sınıfı, emekçi kitleler son amaçlarını gözden uzak tutmadan burjuva demokrasisi çerçevesinde çözülebilecek sorunlarını, barış, demokrasi, ulusal bağımsızlık ve egemenlik gibi halk davalarını omuzlamayı bir görev bilmelidir. Marksizm, Batı demokrasisini sıkı bir eleştiriye tabi tutar, sistem olarak reddeder. Ancak sosyalist devrime varmada burjuva demokrasisini gerekli, kaçınılmaz bir basamak olarak görür. Sosyalist mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır der.
Burjuva demokrasisinin en ideal ya da en gelişmiş ölçülerine sahip modeli Felsefe Ansiklopedi’nde “Demokratik Cumhuriyet” olarak adlandırılıyor. Marksçı edebiyatta demokrasi “Mülk sahiplerinin mülklülüğünü ve emekçilerin mülksüzlüğünü en belli bir biçimde ortaya koyan, kapitalist sömürünün ideal bir üst yapı kurumu, sınıflı toplumun devlet biçimlerinin en gelişmişi” olarak tanımlanır. Demokratik cumhuriyet “Az çok tam bir demokrasi görünümde olduğundan”, Karl Marks’a göre “Sosyalizme giden en kısa yol”dur.
Demokratik Hareketin kapsam, potansiyel, öncü, araç, yöntem, hatta amaç bakımından 19. ve 20. yy.dan farklı olduğu bir gerçektir. Günümüz kapitalizmi Adam Smith, D. Ricardo ve esas olarak da Marks’ın analizini yaptığı; rekabete dayalı, küçük işletmelerden oluşmuş, neredeyse tamamen iç pazar için üretim yapan kapitalizmden olduğu kadar; Hobson ve Lenin’in çözümlediği, devletleri arkasına alarak dünya pazarını fethe yönelen tekeller dönemi kapitalizminden de oldukça farklıdır.
Demokrasi kavramının 19.yy.da ve 20.yy.ın başında, kullanıldığı koşulların belirlediği anlam kapsamı, klasik kapitalist çağın aşılmasıyla değişmiştir. Terimler her ne kadar statik olsa da, özellikle siyaset literatüründe, zamanla anlam sınırları genişleyebilmekte ya da daralabilmektedir. Bizim kullandığımız “Demokratik Cumhuriyet”te bu manada, elbette 19.yy.da Marks’ın kullandığı anlam kapsamından oldukça farklılaşmıştır.



