AKP KAPATILIR BKP AÇILIR/Sadık Varer

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 0 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


Türkiye’nin yoksulluk, Kürt sorunu, islamcı yayılma, laiklik gibi her biri önemli pek çok sorunu var. Ancak şimdilerde öne çıkan sorunlardan biri, AKP’nin kapatılması davası. Gündemin ‘önemli’ maddelerinden biri bu!...

Olup bitenleri anlamak için islamcı hareketle ilgili bir arka plan okuması yapmak lazım.., derken aklıma Emek Cephesi dergisinin bir sayısında yer alan “İslamcı Hareket” başlıklı yazım geldi. Aradan geçen 14 yıl sonra yazıyı okudum; islamcı hareketin tarihsel arka planına ilişkin bir şeyler yazmışım. Güncelliğini büyük ölçüde koruyan o yazıyı biraz kısaltarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
“.………
İslamcı hareket bu güne nasıl geldi? Uzun bir konu. Özetlemek gerekiyor.

Feodal dönemi kapatmayı zorunlu bulan genç burjuvazi, geleceğini, hem üretim süreçlerinde hem de üstyapının bütün alanlarında egemenliğini kurmaya bağlamıştı. Şöyle ifade edilebilir; burjuvazi, feodal üretim ilişkilerini tasfiye etmekle yetinemeyeceğini, kendini egemen sınıf şeklinde örgütleyebilmek için feodal sistemin temel dayanağı kilisenin iktidarına da son vermek zorunda kalacağının ayrımındaydı.

Burjuvazinin yeni ufuklara açılabilmesi için siyasal – toplumsal yapıların tanrısal buyruklarla yönetilmesine son verilmeliydi. Aydınlanma çağının Rousseau, Montesquieu, Sieges, Locke gibi düşünürlerince biçimlendirilen felsefe sistemi de bu amaca hizmet ediyordu. Devlet – din ilişkisi yeniden düzenlenmeli, “tanrısal örgütlenme” durumundaki feodal devlet, “ulusal – siyasal bir örgütlenme” durumuna getirilmeliydi…

Burjuvazi, ideolojik düzeyde dine yönelttiği eleştiriyi siyasal düzeyde laisizmle ifade etti. Buna göre din, devlet yönetiminden çıkmalı, insan vicdanında kalmalı, din ve devlet işleri kesin olarak ayrılmalı ve kilise devlet işlerine burnunu sokmamalıydı!..

Laisizmin eylem çizgisinde dini gereksiz bir şey olarak ele alan genç burjuvazi, devrim dönemlerinin coşkusuyla dine karşı yer yer operasyonel bir tavır sergilemiştir. Fransız devrimindeki Jakoben tavrı buna örnek gösterilebilir.

Laisizmin mimarı burjuvazi, kapitalizmin gelişme kanallarını tıkayan feodal - dinci kurumlaşmayı ortadan kaldırma sürecinde biçimlendirdiği “demokratik – laik devlet“ talebinin içeriğini eşitlik, özgürlük, yurttaş hakları gibi kavramlarla dolduruyor, böylece halkı yedeğine almayı başarıyordu.

Fakat bu akılcı politikayla iktidara çıkan burjuvazinin mutluluğu kısa sürdü; eşitlik, özgürlük, yurttaş hakları söylemine yaslanarak ördüğü politikayla devrimini gerçekleştiren ve artık egemen bir sınıf şeklinde konumlanan burjuvazi, çok geçmeden benzer bir söylemle harekete geçen emekçi sınıfların tehdidini yaşamaya başladı. Burjuva devrimlerinde bilince çıkan eşitlik düşüncesini sınıfsal çıkarlarına uygun bir tarzda değerlendiren proletarya, üretim ve yönetim süreçlerini de kapsayan bir eşitlik talebiyle burjuvazinin karşısına dikildi.

Feodal kurumlaşmalarla birlikte dinin saltanatına da son veren burjuvazi “uyanmaya” başladı ve özellikle 1848 Haziran ayaklanmasından sonra, emekçi halka karşı bir blok oluşturmak amacıyla eski toplumun kalıntılarıyla -bu arada kiliseyle de- ittifak içine girdi. Avrupa burjuvazisi, yakın geçmişte alaya aldığı kiliseye gidip diz çöktü.

İktidar merdivenlerini tırmanırken ateist olan, fakat kendini egemen sınıf olarak örgütledikten sonra, o zamana kadar yedeğinde tutmayı başardığı emekçi halkın sosyalizmle tanışıp kendisine başkaldırmaya çalıştığını görünce, halkı dinle uyuşturmak ve böylece onları ‘sosyalizm hastalığından kurtarmak’ için yeniden dindarlaşan ve din - devlet ilişkisini ayrıştırma tavrını titizlikle koruyarak “tövbekar” olan Avrupa burjuvazisinin din serüveni kısaca böyledir..

Türk burjuvazisinin din serüveni ise özgün bir seyir izliyor.

Burjuvaziyi iktidara taşıyan 23 devriminden önce ekonomik ve ideolojik açıdan son derece güçsüz olan genç burjuvazi, hilafeti karşısına alma cesaretini gösterememiştır.

Daha sonra parti haline gelen İttihat ve Terakki siyasal faaliyetinin bir dönemini laisizmi gündemine almadan sürdürmüştür. Ancak 1908 sonrası politikasını değiştirmeye başladığı söylenebilir. 1908'de iktidara çıkan İttihat ve Terakki, dini konuların hallini Darül-hikmetli İslamiye’ye bağlamaya, dini eğitimin yanında laik eğitimi gerçekleştirmeye ve dini otoritenin laik eğitime müdahale etmemesine çalışmış; şeriat yasalarıyla işleyen hukukun kısmen de olsa laikleştirilmesi için bazı adımlar atmış ve hukuku Adliye Nezareti’ne bağlamıştır. İttihat ve Terakki, 1917’deki parti kongresinde de devletin laikleştirilmesi yönünde kimi kararlar almış, ancak siyasal – toplumsal yapının bütünüyle laikleştirilmesi için gerekli olan hilafet makamının lağvı eylemine girişememiştir.

Burjuvaziyi iktidara taşıyan 1923 Anadolu Devrimi, feodal toprak beylerinin ve nüfuzlu din adamlarının ittifak zeminine çekilmesiyle gerçekleşti. Kurtuluştan sonra hilafetin korunacağı sözüyle ittifaka çekilen dinci kesimlere en büyük darbe 1924’te vuruldu; Kemalist iktidar, Batı'da olduğu gibi dinin iktidarına son vermek zorunda olduğunu biliyordu ve bunu uygun bir zamana bırakmıştı.

Uygun zaman geldiğinde, hiç duraksamadan ‘Hilafetin İlgası Kanunu’nu çıkarttı. Bu kanun, islamın egemenliğine son veriyordu. Hilafetin ortadan kaldırılmasına islamcı çevrelerin tepkisi büyüktü. Ne ki, Kemalist iktidarın tavrı da etkiliydi; Kemalistler; islamcı kesimlerin kendini ayaklanmalarla ifade etmeye başlayan tepkilerini kılıçla yanıtladılar. Çok geçmeden, Kemalist iktidarın Jakoben tavrına dayanamayan islamcı güçler geri çekildi.

Kemalist operasyon ideolojik ve siyasi planda devam etti; dini denetim altına almak için kimi kurumlaşmalara gidildi. Dini eğitim kurumları kapatıldı. Şeriat yasaları geçersiz kılındı. Kuran Türkçeleştirildi. Ezan Türkçe okunmaya başlandı. Dinin devlet işlerinden ayrıştırılması için ‘gerek görülen önlemler’ alındı.

1940’lı yıllarda, İslam dininin, ‘Batılı model’i benimsemiş Türkiye kapitalizmini tehdit etmeyecek oranda terbiye edildiğine inanan Türkiye burjuvazisi, tıpkı Batı’lı sınıfdaşlarının yaptıkları gibi ‘dini halk için kullanmaya’ başladı. DP iktidarından önce CHP din dersini okullara sokarak yolu açtı. ’Dini halk için kullanma’ politikası DP döneminde hızlandırıldı.

Çok partili dönemin ‘en fazla oy’ gereksinimini yanıtlayacak olan tarikat şefleri ve aşiretlerle iyi ilişkiler kuruldu. Dini çevrelere artan oranlarda tavizler verildi; Kuran yeniden Arapçaya çevrildi, ezan ‘kutsal dil’ ile okunmaya başlandı. O zamana kadar Kemalist iktidarın baskısına dayanamayıp faaliyetlerini yeraltında sürdüren tarikatlar legale çıktılar ve hızla yayılmaya başladılar.

Burjuvazinin dini halk için kullanma politikasının pratik süreçlerinde palazlanmaya başlayan dinci çevrelerin kontrol altında tutulması gerekiyordu. Kontrolün kaçtığı yerde ‘laik cumhuriyetin yasaları’na baş vurulabilirdi. Böyle de yapıldı. Örneğin, 1971 Mayıs'ında şeriat yanlısı gruplar için uygun bir platform sayılan Milli Nizam Partisi, Anayasa Mahkemesi'nce laiklik karşıtı faaliyetleri gerekçe gösterilerek kapatıldı.

Böylece İslamcıların faaliyetine son verilmiş olmadı. Milli Nizam Partisinin yerine Milli Selamet Partisi kuruldu. Tarikatlar ve İslamcı gruplar faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler.

12 Eylül’ün ilk adımları İslamcıları da hırpalamıştı. Generaller, ‘aşırı dinci akımlara kesinlikle izin yok’ diyorlardı. Fakat bir süre sonra aynı generaller İslamcı hareketin hızla büyümesine ve bu güne gelmesine olanak sağlayan bir politika örmeye başladılar.

Pentagon stratejistlerinin dizayn ettiği ‘yeşil kuşak stratejisi’nin Türkiye'deki uygulayıcıları görevini de üstlenen 12 Eylül generalleri sayesinde, İslamcıların yolu yeniden açıldı: camilerin, kuran kurslarının, imamların, vaizlerin, kısaca ‘islamın nuru’nu yaymakla görevlendirilenlerin sayısı hızla arttı. Sünni islam öğretisini okullarda 'zorunlu din dersi' haline getirdiler. Sayıları hızla çoğaltılan İmam-Hatip liselerine mesleki hiçbir gelecek vaadetmiyor olmasına rağmen kız çocuklarını almaya karar verdiler. Ve ilk kez İmam-Hatip liselerinde kız öğrencilerin başlarını örtmelerinin yolunu açtılar.

Generaller ‘yeşil kuşak stratejisi’ni, Türk-İslam sentezi başlığı altında ifade ettiler..Türk-İslam sentezi devrimci-sosyalist güçlerin bastırılmasıyla ortaya çıkan ideolojik boşluğun Kemalist ideoloji ile doldurulamadığı bir aşamada uygulamaya sokuldu. Kemalizmle ifade edilen Türk milliyetçiliği ideolojik boşluğu doldurmaya yetmiyorsa, buna islam motifleri katmak lazımdı!.

Böyle de yapıldı ve toplum Türk –İslam Sentezi başlığıyla piyasaya sunulan ideoloji ile yeniden biçimlendirildi.Türk – İslam Sentezi başlığıyla dolaşıma sokulan ideoloji ile sol – sosyalist güçlere karşı aleni bir düşmanlık yaratılırken, muhafazakar sağın ve islamcıların önü açıldı.

Devlet, islamcı yayılmayı ne kadar geliştirirse, sol – sosyalist hareketin ideolojik kaynağını o oranda kurutacağını planlıyordu. Bu arada söz konusu ideolojik faaliyetin, islamcıları sosyalist – devrimci güçlerin karşısına çıkartacağı hesapları yapılıyordu.

Teslim etmek lazım; devlet iktidarının akıllı adamları bu konuda ‘başarılı’ oldular, söz konusu politika özellikle Kürt hareketi ve sosyalist – aydın çevreler üzerinde etkili oldu. Radikal islamcılar Kürt devrimcilerine ve sosyalistlere karşı artan oranlarda silahlı saldırılara başladılar.
………………

Türkiye ‘demokratik bir ülke’dir ya, her şey aleni gerçekleşiyor! Türk-İslam Sentezi ile yeniden önü açılan islamcılar kolluk güçleri ile birlikte ‘Kürt ve sosyalist avı’ na çıkıyorlar ve Olağanüstü Hal Valisi Ünal Erkan, ‘inançlı insanlar’ şeklinde tanımladığı islamcılar için, ‘devlet güçlerine son derece önemli ve büyük yardımlar yapıyorlar’ diyebiliyor.
………….

Özetle:İslamcı hareketin gelişme grafiği, iktidarların ‘dini halk için kullanma’ politikasına ayarlıdır. İslamcı hareketin bunca gelişmesinin sorumluları; oy avcısı siyasi partilerdir, Kürt hareketi ile sosyalist ideolojinin önünü kesmek için islam ideolojisini yaygınlaştıran iktidarlardadır, Türk – İslam Sentezinin mimarları ve pratisyenleri 12 Eylül generalleridir…”

14 yıl önce Emek Cephesi'nde bunları yazmışım.

Şimdi, eklemem gereken bir kaç şey var:

Reel sosyalizmin dağılmasından sonra sosyalist ideolojinin kapitalizmi rahatsız etmeyecek ölçüde zayıfladığını düşünen Amerika, Yeşil Kuşak Stratejisini değiştirdi. Ama bu arada sosyalizme karşı kullanmak için örgütleyip güçlendirdiği islamcıları değiştirmeyi başaramadı; ABD’nin hizmetinde büyüyen islamcılar kontrolden çıktılar ve aynı ABD’nin başına bela olmaya başladılar.

Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. Uzun yıllar devletin hizmetinde Kürt ve sosyalist – devrimci güçlere karşı kullanılan Hizbullah benzeri radikal islamcılara ‘hadi artık, işiniz bitti, silahlarınızı bırakın ve evlerinize dönün’ denildiğinde, islamcıların silahları devlet iktidarına çevrildi.

Çok geçmeden islam coğrafyasının yoksul halklarında etkinlik kuran islamcılarca yaratılan ideolojik kültür, Batı sermayesinin ticari ve finansal faaliyetini etkileyecek bir yabancılaşma sorunu yaratmaya başladı. Böylece literatüre ‘medeniyetler çatışması” gibi bir kavram girmiş oldu.

Medeniyetler arası çatışma olasılığı, küresel sermayeyi düşündürmeye başladı. Yoksul islam coğrafyasında artan oranlarda büyüyen Batı düşmanlığının önüne geçmek, dünyayı büyük bir köye çeviren uluslararası sermaye için yakıcı bir sorun haline geldi.

Tam bu noktada Amerikan patentli yeni bir strateji uygulamaya konuldu: Ilımlı İslam!.

Ilımlı İslam projesi için en uygun coğrafya belirlendi: Anadolu...

Türkiye hem Batılılarla, hem de islam coğrafyasının yoksul halkları ile uyumlu değerlere sahip ‘alt-emperyalist’ bir ülke haline getirilirse, uluslararası sermayenin sorunu çözülebilirdi!

Giderek radikalizme kayan legal islamcıların partisi durumundaki Refah Partisi kapatıldıktan sonra, Pentagon stratejistlerinin dizayn ettiği Ilımlı İslam Projesi'nin aktörleri bulundu; Refah Partisi ‘nin içinde büyüyen yeni kuşak liberal islamcı kadrolar... AKP bu kadrolarca kuruldu.

Bir yandan Avrupa Birliği’ne entegrasyon sürecinin neo-liberal ve çok aktif bir partisi olarak Batılıların sempatisini kazanan, bir yandan da günlük hayatı artan oranlarda islamileştirerek islam dünyasına hoş görünmeyi başaran, böylece ‘medeniyetler arası ittifak çalışması' yapan AKP, Amerikan imparatorluğunun kontrol ettiği ılımlı islam projesiyle özdeşleşmiş durumdadır.

Arkasına aldığı uluslararası ‘büyük’ güçlerin desteğiyle başı dönen AKP’nin ılımlı islam projesini uygularken bazı ‘aşırılıklar’a kaçması, günlük hayatı islamileştirirken laik gelenekten gelen burjuvaziyi ve Kemalist siyaseti rahatsız etmesi anlaşılır bir şeydir!..

AKP’ye açılan ‘kapatma davası’ nı böyle okuyabiliriz….

AKP kapatılır mı?..

Kapatılır ya da kapatılmaz ama sonuç değişmez; emperyalist politika devam eder.

İhtimal odur ki, AKP kapatılır, aynı neo - liberal islamcı kadrolarla BKP açılır !..

 

 

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com