E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Ne Kürtleri, ne DTP’yi, ne Ahmet Türk’ü, ne Emine Ayna’yı, ne de DTP’nın diğer kadro ve yöneticilerini tanımıyorlar, anlamıyorlar. Bu partinin kimyası ve bileşenleri hakkında zır cahiller. Boşu boşuna hem kendilerine, hem de ülkeye zaman kaybettiriyorlar. Ne yazık ki bazı Kürtler de süreci anlamış ve kavramış değil. Bu nedenle DTP’ye saldırıya onlar da katılıyorlar. "Yok efendim Kürtlerin tümünü temsil etmiyormuş", "DTP aktör değilmiş faktörmüş", "DTP ulusal birliği sağlayamamış", "DTP çıtayı aşağıda tutuyormuş", "Öcalan’ı işaret etmekle yanlış yapıyormuş" ve daha neler neler.
Elimde bir anket, yapılmış bir araştırma yok. Bunu söyleyenlerin, kaç Kürdü temsil ettiklerini bilemem. Ama bildiğim bir gerçek var ki, pozitif eleştiri yerine DTP’ye, Kürt özgürlük Hareketi’ne, Öcalan’a saldıranlar bir arpa boyu dahi yol alamayacaklar. Geldikleri yolu da kaybedecekler. Çünkü siyaset zamanı, koşuları, çağı okuma ve ona uygun hareket etme sanatıdır. Uzatılan her mikrofona konuşma sanatı hiç değildir.
DTP kongreye gidiyor. Kürt siyaseti açısından tarihi öneme sahip. Herkes gözünü şimdiden kongreye çevirmiş durumda. Kongrenin bileşimi, alacağı kararlar ve yeni yönetimin seçilmesi birçok merkez tarafından dikkatlice izleniyor.
DTP son 30 yılın Kürt mücadelesinin önemli, stratejik kazanımlarının başında geliyor. Onu sadece bir parti olarak düşünmek, öyle algılamak doğru değil. O tüm baskı, sindirme ve sözüm ona demokrasi adına ‘ötekileştirme’ politikalarına rağmen, bir halkın, bir ulusun siyasi iradesini temsil ediyor.
Yükü ağır. Sorumlulukları hayli fazla. Bu nedenle DTP’yi 100 belediye başkanlığı ve 21 milletvekilinden oluşan bir parti olarak algılamamak gerekiyor. O oy oranıyla birçok ülkede gördüğümüz ‘marjinal’ partilere hiç benzemiyor. Kaldı ki Brüksel ve Washington da DTP’yi ‘marjinal’ bir parti olarak görmüyor.
DTP ‘yasal’ zeminde Kürt mücadelesinin en dinamik, en cesur kadın ve erkeklerinin, yaşlı ve gençlerinin, tüm sınıf ve tabakalardan, tüm inanç gruplarından insanların bir araya geldiği ‘avangart’ bir partidir. O, Dicle ve Fırat’ın güçlü kolları gibi toplum içinde kök salmış; onların dili, teni, teri, rengi ve kimliği olmuş, bu uğurda nice evlatlarını toprağa vermiş, bedel ödemiş, ödeyen ve ödemekten çekinmeyen bir geleneğin son halkasıdır.
DTP, Kürt Özgürlük Hareketi'nin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenledir ki; hükümetin, muhalefetin, askeri-sivil bürokrasinin, yargının ve hakkını teslim etmek gerekirse medyanın, bütün güçleriyle yüklendikleri ama diz çökertemedikleri bir partidir. Diz çökertemedikleri, teslim alamadıkları bu partiyi şimdi tam bir Osmanlı oyunuyla bölüp-parçalamak, en azında DTP içinde sorunlar çıkarmak istiyorlar.
İlk önce, Öcalan başka, PKK başka, DTP başka, hatta Kürtler bir tarafa, Kürtlerin hakları için mücadele eden, emek sarf edenler, bedel ödeyenler bir taraf diye işe başladılar. DTP’nin üzerinde PKK’yi ‘terör örgütü’ olarak ilan etmesi için ağır bir baskı oluşturdular. ABD’yi, AB’yi devreye soktular. Vicdanı ve aklını satışa çıkarmış, AKP kuyrukçusu, Ege’de balık tutmak isteyen, sözüm ona ‘milliyetçi’ Kürtleri de harekete geçirdiler. Tutmadı. DTP ve onun her düzeydeki saygın yöneticileri bu ali-cengiz oyuna gelmediler.
Çizgilerini, duruşlarını, özellikle de 5 Kasım 2007'de Beyaz Saray’da Kürt Özgürlük Hareketi’ni ‘ortak düşman’ ilan eden Erdoğan-Bush zirvesinden sonra daha bir netleştirdiler. Newroz 2008’de bu duruşlarını, Amed’te yüz binlerin önünde deklare ettiler. 29 Mart’ta sandıkta bunu gösterdiler. Aslında bu kararlı ve saygın duruş hükümeti ‘açılım’ yapmaya iten en önemli etmenlerden birisi oldu.
Hükümet, AKP kanadı, asker-sivil bürokrasi, medyanın kelli-felli yazarları kolu kanadı kırık bir DTP istiyorlar. Eşyayı ismiyle çağıran bir DTP yerine, kendi kanından ve canından vazgeçmiş bir DTP istiyorlar. Bunun için de her türlü entrikayı, demagojiyi, spekülasyonu mubah sayıyorlar.
DTP eş başkanları arasında, milletvekilleri ve yöneticileri arasında ciddi fikir ve davranış farklılıklarının olduğunu söylüyorlar. Kendilerine göre, hatta uyandıkları günün havasına göre birilerini ‘şahin’ birilerini ‘güvercin’ yapıyorlar. Nasrettin Hoca misali "ya tutarsa" diye göle maya çalmaya çalışıyorlar. Tutmuyor.
AKP’nin akıl hocaları, sözüm ona Erdoğan’ın danışmanları, karşılarında sanki çocuk varmış gibi "Efendim PKK şundan vazgeçsin", "DTP bundan vazgeçsin" diyerek Kürtlerin mühendisliğine soyunuyorlar. Bu danışmalardan olduğu söylenen Doç. Dr. Yalçın Akdoğan DTP’nin yapması gerekenleri madde madde sıraladıktan sonra "makul çizgiye kaymalıdır" diyor. Şimdi bunlara için DTP ‘makul bir çizgide’ değil.
DTP’ye, Kürtlere bu kadar da tepeden bakmak insana sömürgelerde safari turizmine çıkmış, fötr şapkalı, külot pantolonlu ‘beyaz adamları’ hatırlatıyor. Ancak milyonlarca Kürt için, hatta Türkiye’nin de çıkarını ve geleceğini Kürtlerle eşit ve özgür bir gelecekte gören Türkler için de, uluslararası kamuoyu için de DTP son derece makul bir çizgidedir.
Makul olmayan DTP’nin var olma nedenini, kimliğini görmemektir. Ona karşı, ona oy veren milyonlara karşı hoşgörü ve siyasi terbiye sınırını aşmaktır. Saygısızlık etmektir. Erdoğan’ın kılavuzları hangi makuliyetin peşindeler? Kürt ve Türk gençlerinin ölmemesi için, ortak bir gelecek için, demokratik bir ülke için, Kürtlerin doğuştan gelen ve devredilemez hakları için adete ‘barış dilencisi’ haline gelen, fakat aynı zamanda sistemin bütün kurum ve kuruluşları tarafında sözlü, fiili saldırı ve terörüne maruz kalan başka bir parti var mıdır acaba?
Sizin istediğiniz, 14 Nisan ve 11 Eylül darbeleriyle amaçladığınız DTP’nin diz çökertilmesi ise, bakın işte o olmayacak. Bunu, sayın Ahmet Türk DTP’ye saldırılar başladığı zaman grup toplantısında çok net bir şekilde ifade etti: "Diz çökmeyeceğiz..." 12 Eylül’ün, 1992 konseptinin, Ağar-Çiller ekibinin, Ergenekon’un, JİTEM’in diz çökertemediği bu kadrolara şimdi AKP, onun akıl hocaları, medyası ve Kürt dalkavukçuları mı diz çöktürtecek.
Yanılıyorlar. Ne Kürtleri, ne DTP’yi, ne Ahmet Türk’ü, ne Emine Ayna’yı, ne de DTP’nın diğer kadro ve yöneticilerini tanımıyorlar, anlamıyorlar. Bu partinin kimyası ve bileşenleri hakkında zır cahiller. Boşu boşuna hem kendilerine, hem de ülkeye zaman kaybettiriyorlar. Ne yazık ki bazı Kürtler de süreci anlamış ve kavramış değil. Bu nedenle DTP’ye saldırıya onlar da katılıyorlar. "Yok efendim Kürtlerin tümünü temsil etmiyormuş", "DTP aktör değilmiş faktörmüş", "DTP ulusal birliği sağlayamamış", "DTP çıtayı aşağıda tutuyormuş", "Öcalan’ı işaret etmekle yanlış yapıyormuş" ve daha neler neler.
Elimde bir anket, yapılmış bir araştırma yok. Bunu söyleyenlerin, kaç Kürdü temsil ettiklerini bilemem. Ama bildiğim bir gerçek var ki, pozitif eleştiri yerine DTP’ye, Kürt özgürlük Hareketi’ne, Öcalan’a saldıranlar bir arpa boyu dahi yol alamayacaklar. Geldikleri yolu da kaybedecekler. Çünkü siyaset zamanı, koşuları, çağı okuma ve ona uygun hareket etme sanatıdır. Uzatılan her mikrofona konuşma sanatı hiç değildir.
Hele hele Türk basının canlı yayın ve söyleşi rüşvetleri karşısında eteklerindeki taşları değil, içindeki birikmiş kin ve nefreti kusanlar, DTP’li parlamenterlerin bir kısmını "bakın militanlar bunlardır" diye ihbar edenler, Türklerin hoşuna gitsin diye -ki hiçbir akıllı Türkün bundan hoşlanacağını asla düşünmüyorum- geri kalanlar için de "kasaba politikacıları" diye aşağılayanlar, bir zamanlar su içtiği çanağa vicdan sınırını da zorlayarak tükürenler, çamur atanlar, kendisinden başka hiç kimseyi temsil etmediği halde, sürgün Kürtlerini pazarlamaya kalkanlara ise zırnık dahi düşmeyecek.
Ne muhatap, ne aktör, ne de faktör olacaklar. "Dış kapının mandalı" olurlar mı? İşte onu bilemem..



