E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Bırakın kadınlar vadesiyle ölsün. İnsanın yaşamı kendine ait olmasa da ölümü kendine ait kalsın. Dünyaya baktığımızda da göreceğiz ki kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünya yok. Olsaydı hepimiz varımızı yoğumuzu ortaya koyup o dünyaya doğru yola çıkardık. Sınırsız özgürlük diye bir şeyin mümkün olmadığı gibi mutlak ölümsüzlük diye bir şeyin olmadığını da biliyoruz. Kadın ve erkek, geleceği yeniden yaratmak için hiç durmadan yol alan iki yolcu… Cinselliğin ve üremenin biricik temsilcisi. Cinsellik ve aşk insanın varlık nedeni.
MAL DEĞİLİZ
AR DEĞİLİZ
ZAR DEĞİLİZ
Bırakın kadınlar vadesiyle ölsün. İnsanın yaşamı kendine ait olmasa da ölümü kendine ait kalsın. Dünyaya baktığımızda da göreceğiz ki kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünya yok. Olsaydı hepimiz varımızı yoğumuzu ortaya koyup o dünyaya doğru yola çıkardık. Sınırsız özgürlük diye bir şeyin mümkün olmadığı gibi mutlak ölümsüzlük diye bir şeyin olmadığını da biliyoruz. Kadın ve erkek, geleceği yeniden yaratmak için hiç durmadan yol alan iki yolcu… Cinselliğin ve üremenin biricik temsilcisi. Cinsellik ve aşk insanın varlık nedeni.
Hiç değilse Mart ayında azat edin kadınları.
Dünya ülkelerinde nasıl kutlandığına tanık olmadım fakat bizim ülkemizde bayramlar, törenler, mitingler silahların gölgesinde kutlanır. Umarım bu sene kadınların coşkusuna kurşun sıkmazlar. Her yerde hafife aldıkları kadınları alanlarda özgür bırakırlar. Kadınların gözlerinin rengi, dilleri, dinleri farklı olsa da sorunlarının ortak olduğunu bilince çıkarırlar. Kadınların işini gücünü düşünmediği, kendini alanlara attığı coşkuyla dolup taştıkları en önemli gündür 8 Mart. Halaylar çekilir, her dilden şarkılar söylenir o gün. Paneller düzenlenir, bu günün tatil ilan edilmesi için meclise doğru seslenirler. Ama onlar hiç duymaz bu sesleri…
Kadınlar Mart ayına girdiklerinde sanki bir düğün, doğum günü heyecanı yaşarlar. Mutlu, heyecanlı bir telaş içinde koştururlar. Partilerin kadın kolları, sendikaların kadın çalışanları kadınların sorunlarını tespit eder çözüm ararlar. Kadının ilkel komünal dönemden bu gün bulunduğu noktaya nasıl geldiğini, bu günü dünya kadınlarına kimlerin armağan ettiklerini anlatırlar. Hem, “Bir gün değil her gün 8 Mart” derler hem de nedense kadın sorununu sadece bu günde anımsayıp kutlamalar yaparlar. Bu kutlamalarda da sıkıcı tartışmalar hiç eksik olmaz. “Yapacağımız mitinge erkekler katılmasın, katılsın” tartışması yaşanır. Katılmasın diyen kadınlar feministlikle suçlanırlar. Sanki kendileri feminist değilmiş gibi… Oysa kadınların vermiş olduğu mücadele erkeğe karşı değil, erkek egemen sisteme karşıdır. Bunu onlarda bilir bilmesine yinede, nedense o gün orada olmasını istemezler erkeklerin.
Kadın ve erkek birbirini çeken iki kuvvettir. Kadın olmadan erkek, erkek olmadan da kadın varlığını sürdüremez, hep eksik kalırlar. Birbirlerini cins olarak değil de insan olarak görselerdi yine bu sorunlar yaşanır mıydı acaba?
Tüm varlık koşullarıyla insan, bir doğa varlığı olduğu kadar bir akıl varlığıdır. İnsanın aklı ve değer duygusu kadar, doğal yönünden kaynaklanan içgüdülerinin, tutkularının, bencilliklerinin, çıkar dürtülerinin, egemenlik hırslarının motivasyonu altındadır. Ve tüm bunlar insanı sonsuz eylemlere sürükler.
Tarihsel bir varlık olarak insan, varlığını, tarihsel süreç içerisinde gerçekleştirir. Geçmişten geleceğe, geçmişten şimdiye kadar olan tarihsel süreçte insanın
o olağanüstü serüvenini anlamaya çalışıyoruz ve bu anlam arayışı hiç bitmeyecek ne yazık ki kadınlar için.
Kadınların, son zamanlarda doğal davranış biçimlerinden hızla uzaklaşmasını birçok nedene bağlayabiliriz. Fakat en önemli nedenlerden biri, siyasal alandaki yarıştır. Kadınların bu yarışa katılmasının tek nedeni erkekle arasındaki eşitsizliği bertaraf etmek, devlet yönetiminde kadınlarda var demek için değildir elbette.
Son yıllardaki gelişen kadın mücadelesi sonucunda kadınların artık oy deposu olarak görülmekten bıktıklarını görüyoruz. Oy veren değil oy alan olmak istemelerinin de en doğal hakları olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların siyasal alanda erkeklerden geri kalmasının kader olmadığını, bunun evrensel bir durum olmadığını da göstermektir aynı zamanda.
Kadın ve erkek arasında yaşanan en büyük ayrımcılığın da özel alandan kamusal alana ve siyasal alana yayılmasının en önemli göstergesidir bu. Yapılan son istatistiklerde kadınların siyasal alanda temsilinin yüzde onlara bile ulaşmamasının nedeni toplumun kadına biçtiği rolle açıklanabilir ancak. Siyaset erkek işidir. Kadınlar her şeyden önce annedir, eştir çünkü. Dinimize göre de kadınlar erkeklerin doyasıya ekip biçtiği tarlalara benzer.
Toplumun iradesi elbette meclisten geçmiyor ama Türkiye’deki kadınların iradesinin toplumun her kademesine yayılması için sanırım yüzyılların geçmesi gerekiyor. Bu kimilerine umutsuz yaklaşım olarak gelebilir fakat Türkiye’de realite bu! Bilmiyorum, sizin dikkatinizi çekiyor mu? Beni çok rahatsız ediyor kadın sorununun mecliste çözüleceği inancı ve kadınların ısrarla politik alana çekilmesi. Kadının sözünü söyleyeceği, gücünü göstereceği yegâne yerin meclismiş gibi gösterilmesini, meclisin ısrarla kadınlar tarafından kadınlaştırılmaya çalışılmasını anlayamıyorum. Kadınlar daha çok meclise ve yerel yönetimlere taşınırsa sanılıyor ki kadınların özgürleşmesinin önündeki engeller aşılacak. Kadın ve erkeğin temsili eşit olduğu zaman eşitlik sağlanacak!
Bence burada asıl önemli olan kadının bu yerlerde ne kadar temsil edildiğinden çok, bulunduğu yerde ne kadar KADIN OLARAK KALABİLDİĞİ, KADIN İRADESİNİ ORAYA NE KADAR YANSITABİLDİĞİDİR. Bunları dile getirirken elbette şunu demek istemiyorum; kadınları siyasi alandan dışlayalım. Asla böyle bir düşünceyi savunmuyorum bir kadın olarak. Siyasi alanda bulunan kadınlar da tıpkı erkekler gibi çıkmazdadır. Somut hiçbir üretimleri, projeleri yoktur kadınlar için. Burada anlatmak istediğim en önemli nokta siyasal alandaki kadınların içinde bulunduğu çıkmazdan kurtularak bir an önce kadınların sorunlarına çözüm üretme aşamasına geçmeleridir. Meclisteki kadınların duruşu bana Platon’un şu sözlerini anımsatıyor. “ Kadınlar, devlet işlerine katılabilirler, ama cinslerinin güçsüzlüğü nedeniyle daha kolay işlerde çalıştırılmalı.” Belki de bu yüzden olsa gerek; aileden sorumlu devlet bakanı yapılıyor kadınlar. Nereye giderse gitsinler aileden, çocuğun sorumluluğundan kurtulamıyorlar.
Şimdi çok basit birkaç soru yöneltmek istiyoruz kadın vekillere. Kadın sağlığıyla ilgili, özellikle kadınların kâbusu meme ve rahim kanseriyle ilgili ücretsiz taramalar yapılıp yapılmadığını,
Kadınların mesleki becerilerini geliştirmek, eğitim düzeylerini yükseltmek için neler yapıldığını,
varoşlarda adı bile olmayan ama onlara oy veren kadınların sorunlarını dinlemek için kaç defa ziyaret ettiklerini,
Kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin eksik olmadığı, kadının hala mal gibi alınıp satıldığı ülkemizde, meclisteki kadın vekillerin bu konuda ne gibi çalışmalar yaptıklarını, yaptılarsa neden kadınlara ulaşmadığını merak ediyoruz.
Bırakalım meclisi, toplumu; “En devrimci biziz” diyen yapılarında bile kadının hala, “mal- zar- ar” olarak görüldüğü bir toplumda yaşadığımızı unutmamamız gerekiyor. Toplumun neredeyse yarıdan çoğu ne yazık ki kadını böyle görüyor. Hatta kadınlar bile kendilerini hala “ar” olarak görmekten kurtulabilmiş değilken, kendini insandan çok kadın olarak görürken ve kendi cinsine bu kadar yabancıyken, erkekten çok kendi cinsini kendine rakip olarak görürken ne kadar politikleşirse politikleşsin, kadın duyarlılığından o kadar uzaklaşacaklarını düşünüyorum. Uzaklaşacaktır çünkü bulunduğu yeri korumak için kendi cinsine yabancılaşarak ya erkekleşecek ya da yanı başındaki erkeğe yaslanacaktır. Politik alandaki kadınlara baktığınızda ses tonlarından, mimiklerinden, söylemlerinden bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Garip bir erkekleşme sevdası içindeler ne yazık ki!
Medya dünyasına baktığımızda da siyasal arenadaki kadınlardan pek farkı yok köşe yazarı ve televizyonlarda program yapan kadınların. Çoğunun arkasında köşe başını kapmış, varlıklı, cemaat üyesi bir erkek gördüğümüzde hiç şaşırmıyoruz. Sinema sektörü ayrı bir âlem. Benim çocukluğumda büyüklerim bir filmi izlerken de eleştirirlerdi. “Kesin bu sanatçı yönetmenin sevgilisidir.” Derlerdi. O günden bu güne değişen bir şey yok gibi.
Bizim gibi toplumlarda kadının özgürleşmesi, kendi kanatlarıyla uçması elbette sanıldığı kadar kolay değil. Kolay olmadığını yaşamın her alanında yaşanan sömürüden, eşitsizlikten de görebiliriz.
Kadın olma hakkımızı koruduğumuz, fırsat eşitliğini yakaladığımız bir dünya dileğiyle, dünya kadınlarına 8 Martı armağan eden Clara Zetkin’in üzerine yıldızlar yağsın.



