E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Oh, nihayet demokrasi şöleni sona erdi. Parçalı bulutlu, istikrarsız, popülist bir politik ortamın yaşandığı Türkiye’de ufacık tefecik sürprizlerin dışında mucizeler gerçekleşmedi. Ampulleri patlatmaya gücü yetmedi halkımızın. Fakat bu seçimin en mucizevi şeyini DTP yaptı. Kürt illerinde yanan ampullerin çoğunu patlattılar. Ve ellerinde Musa’nın kılıcı vardı san ki inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiler.
Kemalizm
Mezhep
Din
Irk temelinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğine tanık olduk bu seçimlerde de. Halkın isteklerine yine kulaklar tıkanmış, “vatan, bayrak, bölünmezlik” üzerine yükseltilmişti sloganlar. Oysa insanlar açlıkla, yoklukla terbiye ediyordu yuvalarını. Nerden alıp nereye vereceğini bilememin sıkıntısıyla boğuşuyordu adeta.
Nasıl bir arada yaşarız?
Dilimize, dinimize saygı duyarak, birbirimizi ötelemeden, yok saymadan nasıl ayakta tutarız bu ülkeyi diye düşünmedi hiç kimse. Barış ve huzur içinde yaşama dair ne bir plan ne bir projeleri yoktu partilerin. Kimse Kürt sorununu nasıl çözeceğini, zindanları nasıl boşaltacağını söyleyemedi. Yerel seçim olsa da bunlar söylenmeliydi. Yerel seçimler genel seçimlerin aynası değil midir?
Dinin afyon olduğunu bir kez daha gördü gözlerimiz. Müslüman halkımız efsunlanmış gibi, gözü kapalı oylarını verdiler Akp ye. Verdiler zira güçlü, kapsayıcı, barışı ve huzuru tesis edecek, yoksulluğu azaltacak bir muhalefet yapan olmadı bu güne kadar. Hatta inanmasak da hiçbir parti Akp gibi açılımlara imza atmamıştı bu güne kadar. Olası askeri darbeleri bile engelleyen, askerin yıldızını söndüren bir partiydi onlar.
İnsanlarımız, açlığa, yoksulluğa, kana ve gözyaşına öyle alışmış ki dualarını eksik etmediler ve yola devam dediler Akp ye… Ampulleri söndürmeye güçleri yetmez zira üf derlerse günaha gireceklerini sanıyorlar.
Ankara’yı bilen bilir. Büyük bir taşra kentidir Ankara. Hiç başkente benzemez. Yollar çukurlarla doludur. Yağmur yağdığında kanalizasyonlar taşar, köprülerin altında yüzer otomobiller. Parklarıyla ünlüdür ama o parklara adım attığınız anda yasaklar karşılar sizi. Tuvaletler kapalı, sular kesiktir. Son yıllarda artan hava kirliğini anlatmaya gerek yok sanırım.
Kızılay’a, Ulus’a yolunuz düşmeye görsün. Her yer kir pas içindedir. Seyyar satıcılar köşe kapmaca oynar zabıtalarla. Yumruk kadar çocuklar sarar etrafınızı. Dilenen, mendil, yara bandı satan, ayakkabı boyayan çocuklar, kadınlar sarar etrafınızı. Kocaman kocaman açarlar gözlerini, kolunuza, paçanıza yapışır yalvarırlar. “nolur mendil al!” “Nolur ayakkabınızı boyayalım.” Cebinizde bulunan paraya dokunursunuz, tam vermek üzeresinizdir ama eve döneceğiniz dolmuşun parası ya da alacağınız ekmeğin hesabı gelir aklınıza. Duygularınız, vicdanınız ve üzerinize dikilen çaresiz bakışlar arasında kalakalırsınız. Sonra başınızı çevirir İ. Melih Gökçek’in kocaman bir afişiyle donakalırsınız olduğunuz yerde. “ANKARA ÇOCUKLARINA MÜJDE! DİSNEYLANDI AYAKLARINA GETİRECEĞİZ.” Sanırım, yarışı Gökçek kazanınca en çok çocuklar sevinmiştir zira DİSNEYLAND ayaklarına gelecek. Ne güzel değil mi? Yaşadınız çocuklar! Mendilleri DİSNEYLAND da satarsınız artık.
İmparatorluk gibi bir şey bu iktidar hastalığı. Metropollerde tahtı sarsıldı ama yıkılmadı iktidarın. Yıkana da aşk olsun! Ama tarihe baktığımızda yıkılmayan imparatorluk yok. Er ya da geç yerini başka iktidarlara bırakacak. Gün bu gün değil belki de. Ama o gün gelecek mutlaka.
Kan akmasaydı, entrikalar olmasaydı şaşardık zaten! Kanın akmadığı günü yaşanmamış sayarız biz. Şiddet, yaralanma, ölüm hayatımızın sıradan detayları. Demokrasilerde böyle şeylerin olması kabul edilemezmiş. Ah o demokrasiyi bir görebilseydik! “Demokrasi şöleni” Şölenlerimiz, bayramlarımız kanlı olur bizim. Birbirimizi boğazlamayı, aşağılamayı, yok saymayı çok severiz toplum olarak.
Krizmiş, günlük hayatımız çekilmez hale gelmiş kimin umurunda? Bu seçim sonuçlarında dediklerine göre, “İktidar kan kaybetmiş,” sağlık alanında çalışanlar bilir. Bir hasta için ölüm demektir kan kaybı. Kan takviyesi yapılır yapılmasına ama başkasından alınan kan ne kadar ayakta tutabilir ki bir hastayı? Benim fikrimce, kan filan kaybettiği yok iktidarın paşa paşa yola devam ediyorlar. Kürt açılımlarında cesur olsalar, anayasayı değiştirme cesareti gösterseler, hukuk alanında değişikliklere gitseler, düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsalar, söyledikleri sözlerin ardında dursalar kim bilir daha kaç dönem iktidarda kalırlar ve hiçbir parti sarsamaz iktidarlarını.
Herkes tarafından biliniyor, ampullerin bu denli güçlü yanmasına Kürt illerindeki oylar neden olmuştu. Ama bu seçimlerde Kürtleri sinirlendirdiler ampülcüler... Onların kalesini istediler, hernepeşle açılmayan şeş tv açtılar. Biraz daha ileri gidip Munzur’a gittiler. Bir buzdolabı, bir oy dediler. Kapıların önüne yıktılar dolapları, oyları sandıkta bildiler. Aman ne vaatler ne vaatler. “Oyumuz onurumuzdur. Onurumuz satılık değildir” diye bağırıyordu oy atamayan ama taş atan çocuklar.
“İstiyorum da istiyorum.” Diyarbakır’ı, İzmir’i, Eskişehir’i, Mersin’i istedi ısrarla. Akıllara durgunluk verdi bazı istekler... “Kalemizi vermeyiz, Munzur bize ait.” Dediler. Anlamadılar, Kürtlerin ızdırabını. Çünkü “o” istiyordu. Bu güne kadar istediği her şeyi elde etmişti “Allahın izniyle.”
Vermeye, daima vermeye alıştırılmıştı Kürtler. Onlar isteyecek Kürtler verecekti. Ama o da ne? Bu defa olmaz diyorlardı. “Onur sorunu” yapmışlardı bu olayı Kürtler. Kürtlerin inatçı olduklarını öğrenme zamanıydı. Kürtler de inat etmişti işte, vermeyeceklerdi.
“Ne onuru Allah aşkına, ezilenin, sömürülenin onurumu olurmuş?” “Satın alınamayacak hiçbir şey yoktur.” Diyorlardı oy avcıları.
O da ne? Seçim günü sandıklar açıldıkça şaşkına döndüler, suratları asıldı, sinirleri gerildi. İstediği hiçbir şeyi alamamıştı bu defa… Yazık!
“Kürt illerindeki seçmen sarı kart gösterdi iktidara.” Dediler.
Kürt illerinde bayram vardı. Yaşlı genç, çoluk çocuk halaya durmuş zaferlerini kutluyor, “bu sorunu buzdolabıyla çözemezsiniz.” “Sakın ola ki bizden bir şey istemeyin artık.” Diyorlardı. Ne sarı kartı, resmen sopa attılar iktidara. Resmen hezimet yaşattılar.
Kürt açılımları hiç ama hiç tatmin etmemiş Kürt halkını. TRT ŞEŞ, Üniversitelerde Kürdoloji bölümleri onların umurunda bile değilmiş meğer. Hem Kürt açılımı diyeceksin, hem Kürt konferansından söz edeceksin hem de dağları bombalamaya devam edeceksin. Bunu yutar mı gözü yaşlı, yüreği yaralı Kürt halkı.
Artık verecek bir kedileri bile yoktu gerçekten. Kediyi vermeyen, kaleyi verir mi hiç?
Seçim çalışmalarında güzel karşıladılar aslında. Şimdiye kadar gördüğümüz başbakanlara pek benzemiyordu o. “sanki biraz Özal’a benziyor muydu?” Fakir fukaranın başbakanıydı o. Onlar gibi konuşuyor, onlar gibi yürüyor, sinirlendiği zaman aynı onlar gibi küfür etmekten gocunmuyordu. Varoşlardan çıkıp gelmiş, ülkesinde olmasa da kendi hayatında devrim yapmayı başarmıştı. “Hıristiyanlar kulübü” ne girmek için var gücüyle çabalıyor, Kürtler için olmasa da Gazze’de Müslümanlar bombalanırken onlar için gözyaşı döküp, İsrail devlet başkanına kafa tutacak kadar ileri gidebiliyor, “Van minut” diyecek kadar yabancı dil biliyordu.
Diyarbakır’ı feth edemedi ama Davos fatihi olarak tarihe geçti. Neden hakkını yiyorsunuz anlamıyorum. İlk Kürtçe konuşan başbakan o değil mi? Sizi Kürtçe selamlamadı mı? Kürdistan diyen Cumhurbaşkanını da onlar yollamadı mı Çankaya köşküne? Aslında fırsat verilseydi ne devrimler yapacaktı onlar... Kürt sorununda yapmış oldukları açılımları şaşkınlıkla, öfkeyle seyrediyordu muhalefet partileri. Reaksiyonlara göre balans ayarı yapmasalardı, gerçekten bu Kürt açılımlarında samimi olsalardı Kürt illerindeki kaleleri istiyorum diye diretmeselerdi sonuçlar farklı olabilirdi. İyi ki de olmadı. İyi ki de Kürtleri kızdırdılar. Kürtlere emir cümleleri kullanmayacaksınız, isterim de isterim diye tutturmayacaksınız artık anladınız sanırım. Siz nerden bileceksiniz Kürt inadını diyecektim ama 29 Mart akşamı gösterdiler inatlarını. Bıçak kemiğe dayanınca böyle oluyor işte. Belediye başkanlığı yarışını başarıyla tamamlayan kadınları yürekten kutluyor, başarılarının daim olmasını temenni ediyorum.



