E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Ağrı’da ölen Binbaşı, Silopi kayıplarında jandarma komutanıydı
- Çatışmalar yeniden şiddetlendi, 1 binbaşı öldü
- Kürt Sorunu Medyada Özgürce Tartışıldıkça Sıra Çözüme de Gelecek
- Öcalan'ın kitabının cezaevinde yazıldığı iddiasına yalanlama
- 'Sahte JİTEM'ciler Tuğgeneralin adamı çıktı!
- Kürtlerin tek bayraklı üniter Türk devletine itirazları var/Memo Şahin
- Hitler en nazik yerinden vurulmuş
- Yeşili ihbar edenin ses kaydı bulundu
- GÜL-DÜNYA/EDİP YALÇINKAYA
- Bağdat'tan Türkiye'ye PKK ile mücadelede yardım sözü geldi.
Sonra Kızıldere katliamı… Kızıldere’de akan kan da boğulduğumu sanıyordum. Gözlerimde canlandırıyordum o vahşet an’ını…Taş üstünde taş kalmamış. Gözleri kin, intikam ateşi kör etmiş. Yıkıp viran eylemişler. Ateş duman is içinde Kızıldere.
Jandarma biz sosyalistiz dostuz sana. Sözlerini hiç duymamış askerler. Tapır tapır koşuyorlar yaşamın üzerine. Ölüm kusan mermileri boşaltıyorlar on iki fidanın üzerine. Gözlerini kan bürümüş, nefesleri intikam kokuyor. Hiç tanımadıkları bir defacık olsun yüzlerini görmedikleri gençlerin üzerine rast gele ateş ediyorlar. Bu askerler, belki de öldürdükleri kişilerle aynı yaşıtlar.
AŞK OLSUN SİZE/CENNET BİLEK
Ben bu kıçı kırık dünyaya neden geldiğimi biliyorum. Bilmediğim, bu yaşama neden katlandığım, bu vahşete neden tanıklık ettiğim! On üç yaşında on üç kurşunla öldürdüler Uğur’u. Dur emrine uymadı diye öldürdüler Deniz’i, on sekizinde astılar Erdal’ı. Göz altında katlettiler Metin Göktepe’yi.
Bayılacağım şimdi. İyi güçler bana güç verin elim ayağım titriyor. Dayanamıyorum bunca acıya… Sanki bu gün yaşanmış gibi gözümün önünde…Ne doyumsuz, ne aç gözlü bir dünya!
Gerçeği yansıtmıyor vs dense de gerçeğin ta kendisi bence. Hatta az bile yansıtılmış yaşananlar. Sansürden, korkudan. “Hatırla Sevgili” yi izliyorum. Artık sonlara geldik. Donup kaldım oturduğum koltuğun üzerinde. Sesim soluğum kesildi. Tırnaklarım canımı acıtıyor. Acısın! Çaresizlik ve utanç içindeyim. Dondum ben. Donmak işte, buza kesmek, kanımın akmaması, duygularımın beni terk etmesi. Aradan geçen onca yıla rağmen neden böyle oldum ben?
On yaşımdaydım. Babam iki dalgalı radyosunu sonuna kadar açar, kulağını radyoya dayar, ajansları dinlerdi. Sonra bize döner söylenirdi.
“ Vay namussuzlar! Alçak bunlar, gül gibi çocukları asacaklar.”
“Fidan gibi” derlerdi Deniz için. “ o ne yakışıklı bir genç” derlerdi Mahir için. Daha o yaşta ülkelerinin bağımsızlığı için kafa yoran, canlarını ortaya koyan bu gençlere müthiş saygı duyardı büyüklerimiz.
Ben o zamanlar Deniz dendiğinde su dalgası sanırdım. Uçsuz, bucaksız, nereye akacağını bilmeyen, deli dolu, coşkulu dalgalar canlanırdı gözümün önünde.
İntikam! Kan! Sözcükleriyle henüz tanışmamıştım. Ölüm nedir bilmezdim. Yaşamdı benim dünyam. İp atlayan, seksek oynayan, elektrik direklerine tırmanan yaramaz bir kız çocuğu işte.
Ağlamayı da bilmezdim ben. Ancak düşünce ağlanır sanırdım. Düştüğümüz zamanda babam kaşlarını çatar, “ Kendi düşen ağlamaz, kalk bakayım.” Dediğinde öğrendim kendi düşenin ağlama hakkı olmadığını. Hayat işte, düşürüyor insanı. Her defasında kalkıp yeniden başlıyoruz yaşama.
Yıl 1984. “Gülünün solduğu akşam” “Darağacında üç fidan” ı okurken de boğulacak gibi olmuştum. Kalbim bedenime dar gelmiş, boğazıma yumruk yemiş gibi olmuştum. Hırsımdan, öfkemden ağlıyordum. Ağlamaktan gözlerim kan çanağına dönmüştü.
Sonra Kızıldere katliamı… Kızıldere’de akan kan da boğulduğumu sanıyordum. Gözlerimde canlandırıyordum o vahşet an’ını…Taş üstünde taş kalmamış. Gözleri kin, intikam ateşi kör etmiş. Yıkıp viran eylemişler. Ateş duman is içinde Kızıldere.
Jandarma biz sosyalistiz dostuz sana. Sözlerini hiç duymamış askerler. Tapır tapır koşuyorlar yaşamın üzerine. Ölüm kusan mermileri boşaltıyorlar on iki fidanın üzerine. Gözlerini kan bürümüş, nefesleri intikam kokuyor. Hiç tanımadıkları bir defacık olsun yüzlerini görmedikleri gençlerin üzerine rast gele ateş ediyorlar. Bu askerler, belki de öldürdükleri kişilerle aynı yaşıtlar.
Emir demiri kesiyor.On bir canın soluğu kesiliyor, on bir ananın kalbine sancılar saplanıyor. On bir baba kan ağlıyor. Karadeniz’de, Güneydoğu’da, Ege, Marmara’da ateş düşüyor ocaklara. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, güvenlik güçlerince öldürüldü.
Asker soruyor;
“ Sağ kalmasını istediğiniz biri var mı komutanım?
“ Yok!”
İsteselerdi, gerçekten isteselerdi onlar şimdi yaşıyordu.
Türkiye devrimci sosyalist hareketinin öncüleridir onlar. Barikatlar, kuşatmalar altında bağımsız Türkiye ve sosyalist bir dünya şiarıyla koşabildikleri kadar koştular. Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı on bir kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken canlarını ortaya koyarken bir an bile tereddüt etmediler. “Dönün yolunuzdan!” diye seslenenlere yanıtları hazırdı. “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik.” Dediler.
Onlar sınıfının en iyisiydi. Onlar bizim yolumuzu aydınlatan en parlak ışıktı. Onlar erdemin, ser verip sır vermemenin sembolüydü. Romanlar yazıldı, Ağıtlar söylendi peşlerinden.
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun vurulmaz
Sanma zalım olandan
Birgün hesap sorulmaz oy oy
Haindi muhtar, şimdinin korucuları gibi deyin siz ona. 30 Mart 1972 sabah saat 05.00'de bilgi edinmek için köy muhtarının evine gelen jandarmalara verivermişti ihbar mektubunu. Evin ve köyün etrafının sarılması üzerine evde sıkışıp kalan THKP-C üyeleri teslim olmamayı, taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri öldüreceklerini söylediler. Ne rehineler, ne on bir can umurlarında değildi. Onlar terörist, onlar komünistti. “Teslim olun!” diyen hırıltılara kulak asmadılar içerdekiler.
Rehineleri göstermek için çatıya çıkan, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce makinalı tüfeklerle yaylım ateşi açıldı. İlk önce Mahir vuruldu o güzel başından. Mahir kanlar içinde, düşüverdi omzuna güzel başı. Sonra Ömer Ayna’yı vurdular gözünden. Cihan Alptekin karnından yaralandı. Bir süre sonra ateş kesilip çağrılar yapıldıysa da kendilerini fiilen kurşuna dizmiş olan güçlerle görüşme yapmayı reddeden devrimciler evin sahanlığında toplandılar. Teslim olacağımıza onurluca ölümü seçelim dediler.
Bu gün olduğu gibi o günde konuşmayı, diyaloğu seçmediler ölü seviciler. Yaşam yerine ölüm dediler. Ölüm ölüm… Onlar ölü seviciydi çünkü. Dirilerden korkuyorlardı. Kimseyi sağ yakalama gibi bir düşünceleri yoktu.
Ateş! Ateş! Kimse sağ kalmasın. Kimse sağ kalmasın. Taş üstünde taş kalmasın.
22-3 2008 Saat, 24 00 ü vuruyor. Dağılıp kaldım odamın içinde. Acı içinde kıvranıyor bedenim. Canlar geçiyor gözümün önünden. Can babanın sözleri geliyor hatırıma.
“Aşk olsun sana çocuk aşk olsun.” Aşk olsun size çocuklar, aşk olsun…
cennetbilek54@mynet.com
Yorum Yaz
Yorumlar (2 Yazılmış)
-
Gönderen berrakdiler, 31 Mart, 2008 17:19:01yazdığınız günlere yabancıydım.Dışımızda bir dünya idi.Sanırım belki de ben dünyanın dışında.geçmişde de kalsa,ozaman içinde olmasam da .vurulan her genç şimdi benim evladım.Acılar içe gömülmemeli.
-
Gönderen Berkayberk, 26 Mart, 2008 00:20:11Onlar hala savşıyorlar,hala...



Güncel