E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Ağrı’da ölen Binbaşı, Silopi kayıplarında jandarma komutanıydı
- Çatışmalar yeniden şiddetlendi, 1 binbaşı öldü
- Kürt Sorunu Medyada Özgürce Tartışıldıkça Sıra Çözüme de Gelecek
- Öcalan'ın kitabının cezaevinde yazıldığı iddiasına yalanlama
- Kürtlerin tek bayraklı üniter Türk devletine itirazları var/Memo Şahin
- Hitler en nazik yerinden vurulmuş
- Yeşili ihbar edenin ses kaydı bulundu
- GÜL-DÜNYA/EDİP YALÇINKAYA
- 'Sahte JİTEM'ciler Tuğgeneralin adamı çıktı!
- Bağdat'tan Türkiye'ye PKK ile mücadelede yardım sözü geldi.
Çağın yeni vebası hız, sanatın ve edebiyatın kılcal damarlarını kesiyor. Birlikte yola çıkanların ortak hikâyelerini, yorgun duvarlarla paylaşılan gece mektuplarını unutturuyor. Hızın getirdiği hiperaktif yabancılaşma, insanın düş dünyasını yok ederek kendini var etme etkinliklerinden biri olan aşkı da daha kolay tüketerek uzun soluklu, tutkulu aşkların yaşanmasını olanaksız kılıyor.
Aşkla ilgili yazmak zoru başarmak gibi bir şey… Yazıya girdikçe tıpkı hız gibi yazı aşkı söndürmese de aşkı gölgeliyor sanki...
Yazılsa da anlatılsa da yaşanınca öğrenilir denmesi bu yüzden olsa gerek. Oysa ne çok söyleyeceğim söz vardı aşk üzerine. İşin içine hız girince zor oluyor tabi. Aslında yaşamın adı aşk, fakat çoğumuz bunun farkında bile değiliz. Her nedense tali şeylerle uğraşmaktan bu duyguyu gönlümüzce yaşamak yerine işkence haline getiriyoruz. Kadın ile erkeğin aşka çarptığında birbirinin etrafında pervane gibi döndüğü, çılgıncasına yaşadığı sadece bu duyguyu yaşarken eşitlendiğini düşünüyorum. Aşk, bizi ruhumuzun derinliklerine kadar sardığında, işte hayatın anlamı buymuş dediğimiz anda hayat ne kadar anlamlı hale geliyor ve yaşama sımsıkı tutunuyoruz. En ölümcül hastalık anında bile yüzümüz gülüyor, acılarımız hafifliyor. Hatta en yoksul zamanlarımızda sevgilinin ufacık tebessümüyle nasıl zenginleşiyor yoksul sofralarımız, çirkini de güzel kılıyor çoğu zaman aşklarımız.
Yaşadığımız çağa hız çağı deniyor. Diyalektik olarak baktığımızda bu değişim ve dönüşümler kaçınılmaz neden - sonuç ilişkileridir aslında. Yaşamın her alanında yaşanan hızlı değişimler ve hızın getirdiği yenilikler nedir diye düşününce; değer yitimiyle birlikte birçok problemin de hızla yaşamımıza girdiğini söyleyebilirim. Sözgelimi postacılar, artık evlerin kapılarını sevgiliden gelen aşk mektupları için değil, kredi kartı borçları için çalıyor. Penceresinden sardunyalar, petunyalar sarkan evlerin balkon altlarında sevgiliye söylenen serenatlarda çok katlı evler sayesinde hızın kurbanı oldu. Sevgilinin yanında titreyerek gidilen muhallebicilerin yerini cıs taka cıs taka müziklerle inleten kaffe barlar aldı. Kucağımıza alıp sessizce içine gömüldüğümüz romanları dejenere ederek dizi film diye gözümüze sokmaya başladılar. Siz bunları okuyunca sanacaksınız ki ben seksenli yaşlarda bastonuna yaslanan eskimiş bir kadınım. Öyle olmasam bile annemin anlattığı ve yıllar önce okuduğum aşk öykülerinin özlemi içinde olduğumu söyleyebilirim.
Teknolojik gelişmelere elbette karşı değilim fakat teknolojiyi nasıl ve ne amaçla kullandığımızı sorgulamamız gerekiyor. Sözgelimi, şimdiki çocukların internette oynadığı oyunları görünce, annemin günlerce göz nuru dökerek yaptığı bez bebeklerimi hâlâ özlediğimi düşünüyorum. Popüler kültürden beslenen yeni bir roman çıktığında içindeki tüketilmiş aşkları, aldatmaları, insanı insanlığından çıkaran hileleri görünce hemen aklıma,“Genç Wertehr’in Acıları” “Romeo ve Juliet” “Leyla ile Mecnun” “Mem û Zin” “Anna Karanina” “İlk Aşk” Gibi romanlardaki uzun soluklu aşklar geliyor. O romanlarda okuduğumuz ve hâlâ anımsadıkça yüreğimizi titreten, gözlerimizi bulutlandıran karşılıksız ve körkütük aşklara günümüz edebiyatında rastlayamıyoruz. Birçok edebiyat eserinde ise aşk; mutlu bir varoluş, kederli bir yıkılış gibi korkunç bir acı olarak çıkıyor karşımıza. Kimse sevdiği kadına “Abelard” gibi tutkuyla seslenmiyor. Heloise’ye yazdığı bir mektubunda şöyle der: “Ah Heloise, keşke bir alet olsaydı bir ucunda sen bir ucunda ben olaydım da sesimi sana ulaştırabileydim.”
Fuzuli ise:
“Aslı huridir bilene
Koynu cennettir girene
Ceylana benzer ceylana
Han Aslı’mı gördünüz mü?”
Werther ise:
“Ben onu böyle çok böyle içten sevdiğim, ondan başka hiçbir şeyi görmediğim ve bilmediğim halde nasıl oluyor da o başkalarını seviyor, sevebiliyor!” diye sitem eder. Tolstoy’un, Turgenyev’in, Shakespeare’in yaşadığı aydınlanma çağıydı. Hız denen veba hastalığı onlara bulaşmamış, sessiz odalarında titreyerek yanan mum ışığının aydınlığında çıkmıştı o muhteşem eserler.
Hız çağının yarattığı sanal dünya sayesinde sevdiğimizin parmak uçlarının değmediği, kurutulmuş güllerin olmadığı mektupları anında karşımızda bulabiliyor, mekanik seslerin süslediği öpücüklerin sesini duyabiliyoruz. Hele bir de milenyuma girişimiz vardı ki sormayın… Her şey öylesine yanardöner, sahte ve sabun köpüğü gibiydi ki avuçlarımızda tuttuğumuz, bizim olduğunu sandığımız her şey birkaç saniye sonrasında yok oluveriyordu. Âşık oldum deyip apar topar evlenip bir yıla ulaşmadan aşkımız bitti diyerek adliye kapılarını zorlayanlarda bizler değil miyiz?
Bizim çağımızda hem sesimizi hem de görüntümüzü birkaç saatte sevdiklerimize ulaştıran araçlar var elbette; fakat sevgisizliğin çığ gibi büyüdüğü günümüzde sesimizin, bedenimizin sıcaklığını ne kadar ulaştırabildiğimiz ise tartışılır sanırım. Benim bu güne kadar duyduğum en içten karşılıksız ve acısız aşk öyküsü Rosa Luksemburg’un sevdiği erkeklere duyduğu aşktır. O ufacık tefecik bedenini aşkla yoğurmuş bir kadın olarak çıkar karşımıza ve sevdiklerini asla değiştirmeye, onları da kendi sevdiği gibi sevmeye zorlamaz. Yaptığı her işe aşkla bağlanmayı kendine ilke edinmiş bir insan olarak kalır akıllarda. Elbette bu örnekleri çoğaltabilirim. Rosa beni çok etkilediği için verdim bu örneği. Sözgelimi ömrünün yarısını zindanlarda geçiren bir devrimci özgürlüğüne kavuştuğunda kapitalizmin çarkına kapılmaktan kurtulamayıp zindan kapılarını aşındıran ve yıllarca onun hayaliyle yaşadığı sevgiliye, tutsak alınmış yılların hesabını ondan sorarcasına, “seni sevmekten vazgeçtim” deyip yüreği başka birine kayabiliyor. Aşk, birinin mutluluk verirken diğerinin ızdırap vermesidir belki de.
Her türlü değerin hızla tüketildiği, şekil değiştirdiği çağımızda moda deyimle hız çağında insanın var olma nedeni olan aşk da hız çağının kurbanı oldu bence. Kapitalizmin kaba ve çıkarcı aşk mantığına hapsolduk çoğumuz. Rekabet ve kazanma mantığı duygularımızın üzerine karabasan gibi çökerek o en derin ve özel duygu olan aşkımızı kirletti çoğu zaman ve hâlâ kirletmeye devam ediyor... Ekonomik, siyasal, emek alandaki tüketim, değer yitimi çılgınlığı edebiyat ve sanat alanını da kuşatarak bu alanların gücünü tüketmeye devam ediyor. Bir gecede yazılan öyküler, birkaç ayda yazılan romanlarla yazar, bir solukta yazılan şiirlerle şair olduğumuzu sanıyoruz. Romanlar kısalıyor, uzun öyküler küçükleşiyor gün be gün. Bu eserlerin içinde rastladığımız aşk öyküleri ise akşamdan sabaha, ilkbahardan yaz mevsimine kadar yaşanan mantık aşklarına bıraktı yerini. Aşkın ideolojik boyutu sınıfsal temeli tartışılır oldu. Aşkın halleri rakamlara kadar indirildi. Âşık olmanın, beğendiğin insanı kendine âşık etmenin yolları yazılmaya, yani aşk reçeteleri elden ele dolaşmaya başladı. Kimileri aşka “sevilene ulaşma hali” kimileri de “sevilene ulaşamama hali” dedi aşk için. Kimileri ise daha ileri gidip “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” diye deli divane yaşanılası bir duyguyu ölüme bağladı. Belki de ölümle eş değer bir duygudur aşk diyesi geliyor insanın.
Aşk, bir anlamda insanın gücünün sınanmasıdır bana göre. Yüreğimiz aşka çarptığında elimizde bir kuşu tutar gibi tutmalı, aşkı taşıyacak gücü yitirdiğimiz zamanlarda ise usulca gitmeyi bilmeliyiz. Hemen aklımıza Oskar WİLDE’nin sözü gelmemeli. “İnsan sevdiğini öldürür” Bu öldürme elbette her zaman silahla bıçakla olduğu gibi, bazen de sözlerimizle gerçekleşir bu ölüm olayı.
Aşk, iki kişilik bir dünyaysa eğer, arzuladığımız o muhteşem uyumu doyasıya yaşamak yerine neden kısa sürede tüketiyor, arzularımızı neden başka kişilere yöneltiyoruz? Bir de aşkların tek taraflı bittiğini düşününce aşk iksiri içmek ve içirmek geliyor akıllara... Biz kabul edelim ya da etmeyelim burada hemen fallar açılıyor, büyücüler giriyor devreye. Şaşırmayın gerçekten bu hız çağına ters fakat gerçeklik bu ne yazık ki! Böyle olmasına rağmen koşulsuz sevgiye ve aşkın beslendiği sürece tüketilemeyeceğine öyle sanıldığı gibi aşkın üç beş yılda bitmeyeceğine inanıyorum. Hiçbir şey değişmez değildir, aşk da değişir, dönüşür sözleri kulağımı çınlatırken, ben aşkın ve hızın girdiği yarışta aşkın galip gelmesini istiyorum umutsuzca. Kapitalist sistemin tüm kurallarına tavır alınabilir ve kendi bilinciyle dünyanın niteliği kavranırsa iki kişilik aşklar toplumsal aşklara dönüşebilir.- di- diye düşünüyorum.
Aşk dolu öpüşmelerin, sıcacık dokunuşların nedeni halk arasında sıkça duyduğumuz, “aşkın gözü kördür” sözlerine neden olmuş olabilir mi? Yoksa birisi çıkıp da aşkı delilikle, çılgınlıkla bağdaştırdığı için mi bu sözleri söyleyivermiş
Bu sözleri benim gibi doğru bulanlardan mısınız? Şimdi, aşkın gözü neden kör olmuş, benim gibi merak edenlere…
“Bütün huylar bir araya gelmiş ve bir oyun oynamaya karar vermişler. Haydi, saklambaç oynayalım demiş Saflık. Diğer bütün duygular kabul etmişler bu oyunu oynamayı. Çılgınlık ebe olmuş, Aşk dışında bütün iyi kötü huylar saklanmışlar bir yerlere; fakat bir tek Aşk saklanamamış. Son anda güllerin arasında bir yere saklanmayı başarmış. Çılgınlık herkesi bulmaya başlamış teker teker, bir tek Aşk’ı bulamıyormuş, sonra güllerin arasına geldiğinde orada olduğunu anlamış Aşk’ın. Eline bir sopa almış ve vurmaya başlamış güllerin olduğu yere, birden bir feryat duymuşlar, Aşk çalılıkların arasından çıkmış, eliyle gözlerini kapatıyormuş, onu öyle görünce, ”Ne yaptım ben!” diye bağırmaya başlamış Çılgınlık. Aşk’ın gözlerinden kan akıyormuş. Çılgınlık; Aşk’ı bulmak için heyecandan sopayla Aşk’ın gözlerini kör etmiş. Aşk’a “Seni kör ettim, nasıl hatamı onarabilirim?”demiş. Aşk yanıt vermiş:”Bana gözlerimi veremezsin, istersen benim rehberim olabilirsin.” Rivayet odur ki o günden bu yana Aşk’ın gözü kördür. Çılgınlık da her zaman onun yanındadır. Eee, hâl böyle olunca insanın hem kör hem de deli olası geliyor.
Aşkın anne karnında başlayıp yaşadığımız sürece bizi beslediğine inanıyorsak, kimi seversek sevelim ilk aşk duygusuyla dolu yüreğe sahip olabiliriz. Bu zor değil. Hatta hız çağının getirdiği hızla tüketilen günü birlik aşklara ve her türlü tüketime gözümüzü yüreğimizi kapatabilmek de zor değil. Sevdiğine, aşka pervane olan bir insanın aşamayacağı engel var mıdır? “Genç Werther’in acıları, Anna Karanina”yı, Mem û Zin’i” okuduğunda günlerce deli divane dolaşan insanları bir düşünün. Kim istemez öylesine kuvvetli sevilmeyi, aşkın ateşinde kor olmayı. Bazen insan mantığını kapının ardına bırakıp yüreğinin götürdüğü yere gitmesini bilmeli. Tam bu noktada aklıma Hugo’nun yaşadığı, adına aşk dediği yaşamı geliyor. Bir yanda sevgilisi, bir yanda karısı, bir yanda ise hizmetçisiyle yaşadığı aşka aşk diyebilir miyiz? Akıllara durgunluk veriyor böyle bir yaşam. Fakat bir yüreğe kaç aşk, kaç mezar sığar derseniz, onun yanıtını vermek çok zor. Victor Hugo gibi erkek egemenliğini kullanarak kadınları meta olarak gören yazarlarımızın hız çağına çarpmaması en büyük dileğimdir.
Shakespeare’in dediği gibi; “ Aşkın hafif kanatlarıyla aştım bu duvarları/ Durduramaz sevgiyi çünkü taştan sınırlar/ Hem aşığın isteyip de başaramadığı ne var” dizelerindeki duygulara tutsak olan biriyim belki de…
Dün gitmişse, yarın yoksa bize kalan sadece bu günse eğer, arzuladığımız dünyada ister kaplumbağa hızıyla, ister ışık hızıyla değerlerimizi tüketmeden, sadece insana özgü olan aşka tutunarak gönlümüzce yaşamaktır aslolan. Hayatta en güzel şeyler yüreğe çarparmış. Aşk için çarpacaksa yüreğiniz, acıya, kedere hazır olun...
cennetbilek54@mynet.com
Yorum Yaz
Yorumlar (1 Yazılmış)
-
Gönderen leyla k., 28 Mayıs, 2008 14:57:11"Aşk, bir anlamda insanın gücünün sınanmasıdır bana göre." askta yalniz ve cesur olmayi bilmeyen elini etegini ceksin asktan, yüregini sinirsizca ve korkusuzca coskuya actigi gibi aciya da acamayanlar gitsin askin tamda geldigi yerden.... her ne gelirse asktan gelsin... o zaman ask kendi acisiyla, kederiyle,cefasiyla,coskusuyla, tutkusuyla,mutluluguyla hos gelsin sefa gelsin ;o)



Güncel