E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- TRT ŞEŞ VE İZLENMESİ GEREKEN KÜRT POLİTİKASI/Cemil KILIÇ
- Sonbahar.../ Şerif Kaplan
- ‘Behçet Cantürk’ü, Savaş Buldan’ı biz öldürdük’
- Öcalan'ın doğum günü kutlanıyor
- Roj TV davasına katılım çağrısı
- Katil kim?.. /Günay Aslan
- Karayılan: Erdoğan İsrail'in suç ortağı
- Genelkurmay'da sürpriz zirve
- Direnişin Belgesi...!
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
Çok Yorumlananlar
- VAHŞETİ GÖRDÜM!
- Nerede Şu Kürd Politikacıları?
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİLÜFER AKBAL ve TRT- ŞEŞ / YASER EDESSA
- Demek Büyüdün, Gidiyorsun?
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- DİHA VAN MUHABİRLERİ HAKKINDA DAVA AÇILDI
- Biz Dört Bacıydık..!
- Türkiye'de Cezaevleri Tıka Basa Dolu
- İbrahim Rojhilat ‘Ji te dûr bûm’ Albumu Çıktı
Bundan 26 yıl önceydi. Diyarbakır zindanında yaşam bir işkenceydi. Ölüm daha anlamlı ve onurluca bir son olarak görünüyordu. T.C`nin 5 Nolu Zindanı`nda kendi en seçkin işkencecileriyle uyguladığı baskı, işkence insan aklının sınırlaını zorlayacak boyuta ulaşmıştı. Teslimiyet ihanetle noktalanmak isteniyordu. Buna bir biçimde direnenlere acımasız ve dayanılmaz işkenceler yapılıyordu. Kural adı altında ihanet dayatılıyordu. Kuralın ise bir sınırı yoktu. Soluk almak bile kuralsızlık sayılıyordu. Gülümsemek ve bir yere bakmak bile yasaktı. İşkence yapmak için neden çoktu. İşkence ve baskılar en üst zirvedeydi. İşkenceci Esat Oktay ve ekibi, artık tam ve kesin sonuca ulaşmak istiyordu. Bütün bu vahşeti Esat Oktay kendi başına yapmıyordu. Direkt Cunta`dan emir aldığını övüne övüne haykırıyordu. Bununla bize gözdağı veriliyordu. Devlet benim ve bana teslim olmak zorundasınız diyordu. Hepiniz gerçek yolu bulacaksınız diyordu.
İşkenceler ürün vermeye başlamıştı. Bu vahşete dayanamayıp teslim olup ihanet edenler giderek artıyordu. Bu da işkencecilere umut ve moral oluyordu. Bir taraftan da ölümüne direnenler ve asla ihaneti kabul etmeyenler vardı. Bütün tutsaklar bir arayış içindeydiler. Bu cehennemden nasıl onurluca kurtulabileeğinin yolları aranıyordu. Arama gücü kalmayanlar ise teslimyet ve ihanette kurtuluşu görüyordu. Zaten iki yol vardı : Ya direnerek onurluca ölmek ya da ihaneti kabul edip yaşayan bir ölüye dönüşmekti. Elbette burada işkencecilerin kural dediği ve bizim teslimiyet dediğimiz teslimiyetten söz etmiyorum. Bizim kurallara uymaya teslimiyet diyorduk. Bu o günün koşullarında bir anlam ve önem arzediyor. Ancak biz kurallara uyarken teslim olmadık. Düşünce ve onurumuza sahip çıktık. Bu anlamda kurallara uymak herkes için teslimiyet değildi. Gerçek anlamda teslim olmayan direnenler; tümden teslim alınıp ihanet dayatıldığında tavırlarını koymaktan tereddüt etmediler.
Diyarbakır Zindanı, hem işkenceciler ve hem de tutsaklar için yeni bir dönüm noktasına ulaşmıştı. Düşman bizden tamamen, kayıtsız şartsız teslim olup ihanet etmemizi artık dayatıyordu. Buna karşılık ihaneti reddenler, yeni bir direniş veya duruşu zorunlu ve kaçınılmaz görüyordu.Artık devrimci tutsaklar için bıçak kemiğe dayanmıştı. Tutsaklar arasında intiharlar artıyordu. Pişmanlık dilekçeleri imzalayanlar ve ihanete gidenler de artıyordu. Düşmana karşı direnmek için tutsakların tek bir silahları vardı; bedenleri ölüme yatırmak veya yaşamına son vermek. Bu öyle kolay bir tercih ve karar değildir ama koşullar bazen ölümü sevimli ve anlamlılaştırabiliyor. Soluk almanın bile yasak olduğu ve işkenceler işkence nedeni sayılabildiği bir dönem. Bu bir abartı asla değildir. Yaşananın kendisiydi.
Tutsak kitlesi baskı, işkence, açlık ve psikolojik saldırılarla sindirilmişti. Bundan sonraki adım ihanetti. İhanet isteniyordu. Koğuşlarda kimi tutsaklara zorla pişmanlık dilekçeleri imzalatılıyordu. Bu durumda olan kimi tutsaklar cesur davranıp mahkemede dilekçeyi reddediyordu. Zorla imzalatırıldığını açıklıyordu. Ve bu durumlar cezaevindeki tutsaklara bir biçimiyle duyuruluyordu. Buna tutsak iletişimi diyelim. Bu duyurulma olayı da farklı bir durumdu. 1982`nin ortalarına gelindiğinde cezaevinde onlarca arkadaşımız kötü koşullardan ve işkenceden yaşamlarını yitirmişti. Bazı arkadaşlarımız da yaşamlarına son vermişti. Mazlum bir Newroz sabahı hücresinde kendisini asarak yaşamına son verdi. Bu eylem tutsak kitlesi üzerinde büyük ve şok bir etki yaptı. Dörtler, Mazlumun ardından kendilerini ateşe vererek hem zindanı ve hem de ülkeyi aydınlattılar. Tutsaklar arasında intiharlar ve girişimleri hızlandı. Yine baskı ve ihanet dayatmalarına karşı tek tek tutsaklar ölüm oruçlarına yattılar. Bütün bu gelişmeler, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu`nun koşullarını hazırladı.
Bütün tutsaklar bir direniş beklentisi içindeydi. Ama kimse buna öncülük etmeye cesaret edemiyordu. Bütün gözler 35. Koğuş`taydı ( Hücreler/ Tecrit Bölümü). Ve özellikle, böyle bir beklentinin muhatabı Hayri ile Kemal`dı. Çünkü tartışmasız önder kabul edilen kişiliklerdi. Ikisi de hem Merkez Komitesi (MK)üyesi idiler ve hem de PKK kadro ve kitlesince önder kabul edilen şahsiyetlerdi. Hayri ve Kemal mahkemelerde de merkez komite üyeliğini üstlenmiş ve o düzeyde savunma yapıyorlardı. Merkez komitesi olmasının ötesinde bu iki arkadaş doğal olarak kabul gören ve bu anlamda popülerdiler. Kemal daha hareket grup aşamasındayken hareket içinde efsaneleşmiş biriydi. Büyük komünist ve enternasyonalistti. Che`ye benzetiliyordu. Zaten bizim gelenekte Kürt olmayıp başka ulsal kimlikte olup Kürt ulusal kurtuluşuna aktif katılanlara hem büyük saygı var ve hem de Che geleneğini sürdüren devrimci olarak değerlendirilir. Kemal ilk ideolojik gruptan beri önder konumda olan ve tanınan biriydi. Hayri başından beri hareketin önderlerindendi ama Kemal Pir kadar tanınmıyordu ve efsaneleşmemişti. Ama Hayri cezaevinde tartışmasız önder olarak kabul görüyordu. Bu da Hayri`nin duruşundan kaynaklanıyordu. Gerçekten Hayri tartışmasız komunist bir önderdi. Cezaevinde olumlu ve olumsuz tüm pratiği gögüsleyen ve sorumluluktan kaçınmayan biriydi. Kimse onun gibi değildi. Bu hakkını teslim etmek gerek.Bu cezaevinin durumu ve cezaevinde olup bitenler Hayri'yi düşündürüyordu. Ama o bir intihar eylemi istemiyordu. Bu konuda tavrı netti.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu`nun kararı Diyarbakır PKK Ana Dava Grubunda alındı. PKK Merkez Komitesi`nden yargılananlar, PKK Diyarbakır Ana Dava grubundan yargılanıyordu. Ben de Diyarbakır grubunda, Diyarbakır Bölge Temsilcisi olarak yargılanıyordum. Ama Merkez komite üyesi olarak yargılananlar, diger PKK ana dava grupları ile de çıkıyordu mahkemeye. Çünkü Hayri, mahkeme heyetinden bunu istedi; “ Biz MK üyesi olarak yargılanıyoruz ve dolayısıyla tüm eylemlerden sorumlu tutuluyoruz. O zaman bizim tüm gruplarla çıkartılmamız gerek. Eleştiri, suçlama ve sorulara cevap verme hakkımız var.” Bu talep üzerine MK üyeleri tüm ana dava gruplarıyla mahkemelere çıkartılmaya başlandı. Neyse, tarihini anımsamıyorum, 1982`nin yazı veya yazına doğruydu. Mahkeme sırası Diyarbakır grubuna yine gelmişti. 35. Koğuş Diyarbakır grubu olarak koğuşlarda bulunan tutsaklardan erken çıkartılmıştık.Yönümüz duvara dönük koğuşlardan gelecek tutsakları bekliyorduk.
35. Koğuş olarak bile maltada veya mahkeme salonunda bekletildiğimizde bizi belli bir sıraya göre dizerlerdi. Hayri ile Kemal`i en başa koyarlardı. Beni ve Karasu`yu da onlardan sonraki sıraya koyarlardı. Yani diğer 35. Koğuş tutsaklarından bile bizi böylece ayırırlardı. Sessiz duruyorduk. Herkes kendi düşünce dünyasına dalmıştı. Ama Mazlum`un eyleminden sonra görece olarak bizim üzerimizdeki baskı ve işkenceyi gevşetmişlerdi. Daha rahat çaktırmadan fısıldaşabiliyorduk ve haberleri birbirimize aktarabiliyorduk. Tabi ki, tutsak yöntemlerince. Bu arada koğuşlardan bir arkadaş getirildi. Yanılmıyorsam bu Yeğen`di. Sıraya girer girmez fısıldadı; “ Mahmut ölüm orucuna başlamış” dedi. Bu haber fısıltı halinde bana kadar ulaştı. Ben Kemal ile Karasu arasındaydım. Hayri en baş veya en sondaydı. Kemal sabırsızlandı. Haberi öğrenmek istedi. “kim kim ?” diye sordu. Ben de bir an önce iletmek için hemen fısıldasım. “Mahmut ölüm orucuna başlamış.” Dedim. Herkeste bir hareketlenme oldu. Bunu ancak tutsaklar hissedebilyordu. Kemal hemen Hayri`ye iletti; “ Hayrii duydun mu Mahmut ölüm orucuna başlamış.” Dedi. Hayri duymuştu zaten. “Duydum Kemal duydum” dedi. Kemal dayanamadı; “ biz de başlayalım Hayrii” dedi. Hayri Kemal`e cevaben tamam Kemal” dedi. Kemal, “ne zaman” dedi. Hayri kararını vermişti sanırım; “Hilvan-Siverek grubunda başlarız” dedi. Kemal, “tamam” dedi ve sustu.
Hayri`nin bu grubu seçmesinin nedeni bu grup ana davanın en kalabalık grubu olması idi. Hem koğuşlara dağılımı daha fazla idi ve hem de izleyeni daha çoktu. Böylece eylem daha çok tutsak tarafından duyulur ve tüm cezaevine haberin yayılması daha kolay olurdu. Hem de dışarıya haberin ulaşması daha kolay sağlanırdı. Eylemin açıklanıp başlatılması bu nedenle bu grupta açıklanması kararlaştırıldı. Ve o gün geldi. Yani 14 Temmuz günü Hilvan-Siverek grubu mahkemeye çıkarıldı. Her grubun mahkemesi merakla beklenirdi. Yeni haberler ve söylentiler getirildi. Akşam mahkeme dönüşü, diğer mahkemelerden farklı bir havada oldu. Sessizlik ve gardiyanlarda bir telaş vardı. Bizim hücrede: Ali Yaver Kaya ile H. Hüseyin mahkemeya çıkmıştı. Íkisinin de canı sıkılmış ve durgun ve tedirgin halleri vardı. Bunun nedenin anlıyorduk. Ölüm orucu başlamıştı ama kendileri katılamamışlardı. Elbette bu eyleme cuntanın tepkisi olacaktı.
Herkes bu boyutu düşünüyordu. Eylemi Ali ve H. Hüseyin`den öğrendi(k)m. Önce Hayri Durmuş söz alıyor ve eyleme neden başladığını açıklıyor. Sonra Ali Çiçek söz alıyor. Ve sonra Kemal eyleme neden başladığını açıklıyor. Ve diğerleri... Yani F. Çavgun, A. Kılıç, F. Yetkin ve B. Kavak...14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu resmen başladı. Eylemciler, yanılmıyorsam mahkeme dönüşü, apar topar hücrelerinden alınıp diğer hücre bölümüne, yani 36. Koğuşa götürüldüler.
35. Koğuş`ta bulunan tutsakların çoğunluğu daha ne olup bittiğini anlayamamışlardı. Durumu öğrenen Akif Yılmaz (Piro) ve Fuat Kav yanılmıyorsam ertesi gün eyleme başladılar. H.H. Karakuş onları görünce kendi kendine söylenip duruyordu. ” Arkadaşlar gidiyor”, dedi. Ne dediğini anlamıştım. Onu rahatlatmak ve kendi düşüncelerimi bilmesi için;” biz de başlayacağız” dedim. “Ne zaman ?” dedi. “Ne zaman istersen” dedim. Íkinci grupta başlayalım” dedi. Başımı salayarak “tamam” dedim. Böylece biz de ikinci postada başlama kararı almış olduk. Daha sonra 3. Katta tek başına bir hücrede olan M. Karasu ( Avreş) bir süre sonra eylemin başladığını öğrendi ve o da başladı eyleme. Her başlayanı 35. Koğuş`tan alıp eylemcilerin bulunduşu bölüme götürüyorlardı. Galiba en geç duyan kişi Hamit Kankılıç`tı. Eylemden yaklaşık iki hafta sonra durumu öğreniyor. Ve ölüm orucuna o da başladı. Bizim katın dışında eyleme katılanları yemek dağıtan arkadaşlardan öğreniyoruz.
Eylemin başlaması ile birlikte cezaevi idaresinin 35. Koğuş`a karşı tavırı biraz değişti. Dayak atmalar ve kaba kuvvete dayanan işkenceler gözle görülür biçimde azaldı. Yemekler yeteri kadar verilmeye başlandı. Hatta bize çay bile satmaya başladılar. Ve bizi eylemle ilgili tepkimizi izlemeye başladılar. Eylem 39. günlerini aşmıştı. Bazı eylemciler eylemleri bırakmaya başladı. Eylemi bırakanları hastaneye kaldırıyorlardı. Bu durumdan haberdar olamıyorduk. Eylemi bırakan arkadaşlardan daha zaaflı gördüklerine cezaevi hoperlöründen konuşturmaya çalışıyorlardı.. Bir arkadaşımızın zaafından faydalanıp yalan ve iftira dolu bir metin okuttular. Hem eylemcilere yönelik yalan ve iftiralar vardı ve hem de harekete yönelik yalan ve iftiralarla doluydu. Okunan bu metinde tek doğru olan okuyan kişinin adı idi. Sanırım eylemin 38-39`uncu günleriydi; Hoperlörde bu arkadaş konuşturulduktan sonra, bunun üzerine ben ve H.H. Karakuş eyleme başladık ve kararımızı gardiyanlara bildirdik. Bizi hücremizden çıkardılar. Bu arada gardiyan tehditvari bir tarzda başka girmek isteyen varsa girsin yoksa... Bu arada R. Altun`a sen de girecek misin ? dediler. Rıza`da “ben de giriyorum “ dedi. Onu da bizimle birlikte aldılar hücreden. Orada bizi teğmen Ali Osman Aydın`a götürdüler. Esat Oktay ortalıkta görünmüyordu. Biraz tehditten sonra bizi revir denilen bir bölüme götürdüler. Bizi hücreden çıkartırlarken bir meydan dayağından geçirdiler. O zaman H.H. Karakuş`un çenesini kırdılar.
Orada bizi boş bir odaya koydular. Oda kusmuk ve sidik kokuyordu. Çünkü bizden birkaç gün önce eyleme başlayan H. Hayri Arslan, bir kaç gündür orada bekletiliyordu. Ondan yeni haberler aldık. Bizden bir iki gün önce M. Ayata (Koli)`da eyleme başlamış. Sonra bizi aynı gün oradan alıp 36. Koğuşa, öncü eylemcilerin bulunduğu bölüme götürdüler. Bizi ikinci katın birinci hücresine yerleştirdiler. Biz hücreye vardığımızda birini gardiyan altına almış eziyordu. Hani bu karakucak serbest güreşçiler tarzında. Bir tutsağı Pehlivan lakaplı bir asker gardiyan altına almış eziyordu. Biz oraya varınca bıraktı. Tutsak M. Şener ( Şevket) idi. Böylece bir hücrede son katılan beş eylemci bir hücreye konulduk. Bizden kısa bir süre önce katılanlar oraya getirilmişler ama tek tek hücrelere konulmuşlar. Bunlardan biri de M. Emin Keskin`di.
Üzerimize hücre kapısı kapatılıp gardiyan gittikten sonra, biz bize kaldık. Gerçi bizi dinliyorlardı ama sorun değildi. Geldiğimizi duymuşlardı. Selamlaşmalar ve halhatır soruldu. Eylem 50. günlere varmak üzereydi. Öncü eylemciler artık son günlerini yaşıyorlardı. Ama biri hariç hepsinin bilinci yerinde ve konuşabiliyorlardı. Tek konuşamayan ve en kritik durumda olan Fuat Çavgun`du. Fuat konuşamıyordu. Konuşmak isteyince anlaşılmaz bir takım sesler çıkıyordu. Kemal kimlerin yeni geldiğini sordu. Ona tek isimler söylendi ve selamlar gönderildi. Kemal dördüncü kata yerleştirilmişti. Bütün arkadaşlar yeni eylemci grubu sevinç ve coşku ile karşıladılar. Biz gittiğimizde öncü eylemcilerden Hayri Durmuş (Doktor), Kemal Pir, Ali Çiçek, Fuat Çavgun ile Akif Yılmaz ve Fuat Kav vardı. Yani eylemi sürdüren ilk gruptan bunlar kalmıştı. Biz 36. Koğuş`a götürüldükten bir iki gün sonra Fuat Çavgun`da hastaneye kaldırıldı. Neyse, bizim adımıza Hayri ve Kemal ile diyalog kuran genelde Şevket olurdu. Kemal kendi durumlarını açıkladı. Eylem epey ilerlemişti ve arkadaşlar konuşunca yoruluyorlardı. Biz fazla konuşmasınlar diye özen gösteriyorduk ama onların anlatacakları vardı ve konuşmak istiyorlardı. Hayri, “ bizimle bunlar anlaşma yapmaz ama biz öldükten sonra sizinle masaya kesinlikle oturacaklar. Íşkenceye son verme sözünü alın. Yani dayak, baskı ve açlığa son versinler yeter. Bu koşullarda eylemi bırakın.” Hayri kesin ve net konuştu. Şevket, sizde ölmezsiniz gibi laflar etti ama Hayri`nin bunlara ihtiyacı yoktu. Bırak bunu anlamında biz öleceğiz başka çözümü olmaz bunun gibisinden sözler etti. Savunmadan sözedilince. Hayri gerçekçi bir önderdi. Ve çok mütevazi bir insandı. Sesinde gülümsediği hissediliyordu. Hayri, “işkence kalkarsa, yani artık dayak ve baskı olmazsa ve açlıkla yola getirme yönteminden vazgecerlerse zaten savunma yapma koşulları oluşur. Onu da yaparsınız” dedi. Artık eylemin hangi koşullarda son bulacağı konuşulmadı.
Eylem 60. günlere gelip dayanıyordu. Kemal önce gözlerini kaybetti. Sonra bilinci gidip gelmeye başladı. Ve hastaneye kaldırdılar. Bir iki gün içinde öncü eylemcilerden ölüm orucu sürdürenlerin hepsi hastaneye kaldırıldı. Bizi de hücremizden alıp katlara dağıttılar. Bu arada öncü arkadaşlardan şehit düşmelerin başladığını gardiyanların gizlice gelip onların bir kaç parça eşyalarını götürmelerinden anlıyorduk. M. Keskin sara nöbetlerine yakalanmaya başladı. Onu da hastaneye kaldırdılar. Deza Hamit giderek kötüleşti. Delirmeye başladı. Onu da hastaneye kaldırdılar. Biz eylemin 27. günlerine varmak üzereydik. 7.Kolordu`nun görevlendirdiği Hastane Baş Tabibi bir yarbay bizimle görüşmek için cezaevi revirine gelmişti. Bizi de alıp götürdüler. Gittiğimde Koli oradaydı. Yarbayla konuşuyorlardı. Şevket birşeyler karalamaya başlamıştı. Ne oluyor, dediğimde taleplerimizi yazıyoruz dedi. Baktım talepler, hayrete düştüm. Ben eleştirince al sen yaz dedi. Ben ve Garip birşeyler yazdık. Bu kez bu olmaz diye karşı çıktı.” Biz en asgarisinden en azamisine kadar taleplerimizi yazalım masada son şeklini alır” dedim ama; Şevket panik içinde kağıtı kaparcasına aldı ve yine bildiği gibi yazdı. Bize de ben gerçekçiyim demez mi ?! Dayanamadım sen kafayı yemişsin dedim. Gerçekten korkudan birazcık (!) kafayı yemişti.
Biz son grup eylemin 29. günündeydik bizi hastaneye kaldırdılar. Öncü eylemcilerin eylemi 67 güne varmıştı. Biz gittiğimizde eylemin 7. gününde olan bizimle buluşturulmadan direkt hastaneye getirilmiş olan Mustafa Çepik de hastanedeydi. Öncü eylemcilerden hastanede eylemi sürdürmeye devam eden dört yoldaşımız yaşama veda etmişlerdi, Ölümsüzler kervanına katılmışlardı. Diğer arkadaşlar eylemi bırakmışlardı. Biz son grupta beş kişi kalmıştık. Ben, H.Hayri Arslan, M. Ayata, H.Hüseyin ve M.Şener kalmıştık eylemi sürdürenler. Bir de hastanede buluştuğumuz, en son eyleme katılan son kişi Mustafa Çepik eylemi üsrüdüryordu. Bizimle hastanenin aynı katımdaydı fakat bizimle aynı koğuşta değildi. Üst katta Mustafa Karasu kalıyordu. Eyleme devam ediyordu. Ancak ölmesi an meselesiydi. Bizimle buluşmak koşuluyla bir bardak süt ve serum kabul etmişti. Bizimle buluştuktan sonra anlaşma sağlanamaz ve eyleme devam kararı çıkarsa serumu reddedip eyleme devam edecekti.
Karasu ile de bizim adımıza Şevket gitti. Ama Garip Karasu ile ben de görüşmek istiyorum dedi ve o götürüldü. Ama görüşmelere bizim adımıza Şevket katılıyordu. Şevket, Avreş ile görüştükten sonra eğer bu koşullarda hemen eyleme son vermezsek Avreş`i kaybederiz. Avreş ben size tabiyim demiş. Biz de, biraz daha sürdürürsek belki birkaç talep kabul ettirebilirdik ama Avreş`i kaybedecektik. Biz bu sorumluluğa girmek ve daha fazla bedel ödemek istemedik. Bu koşullarda eylemi bırakmaya karar verdik.
Taleplerimiz ya da koşullar şöyle idi :
1) Kesinlikle dayak, baskı olmayacak. Yani işkence son bulacak;
2) Beslenmemiz ve açlıktan ölmememiz için yeterli miktarda yemek verilecek;
3) Hastalar tedavi edilecek;
4) Eğitim günde dört saatı geçmeyecek
5) Savunmalarımız engellenmeyecek ( Yarbay, bu konu sizinle mahkeme arasındaki sorun cezaevi idaresi engelemeyecek, dedi);
6) Cezaevi Íç Güvenlik Amiri Íşkenceci başı Esat Oktay Yıldıran görevinden alınacak;
7) Ölüm orucuna katılan arkadaşlar hastanede belli bir süre bırakılacak ve tedavilerine devam edilecek;
8) Bu koşullar, başta 35. Koğuş olmak üzere tüm cezaevi için geçerlidir ve buna cezaevi idaresi riayet
edecektir;
Biz uzun sayılabilecek bir süre hastanede tedavi amacı ile kaldık. Durumu iyi görünenler, biz toplu olarak cezaevine götürüldük. Ama 35. Koğuş yerine eylemdeyken kaldığımız tecrit bölümüne bizi koydular. Durumu kötü olanlar bir süre daha hastanede bırakıldılar. Bizi 36. Koğuş hücre bölümü 4. Kata koydular. Ama cezaevi ve kolordu sözünü tam tutmadı. 35. Koğuşta belli bir iyileşme oldu ama koğuşlarda işkenceli uygulamalara devam edildi. Bunun en önemli nedeni eyleme kitlesel destek çıkılmadı. Ve durum bu olunca anlaşmanın uygulanması için yaptırım gücümüz olmadı. Biz de daha güçlü ve kitlesel bir direnişi örgütlemek düşüncesiyle planlarımızı yapmaya başladık. Biz ancak Mart 1983`te tekrar 35. Koğuşa götürülebildik ve Eylül 1983 direnişi hazırlıklarına başlandı.



Güncel