E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Ağrı’da ölen Binbaşı, Silopi kayıplarında jandarma komutanıydı
- Çatışmalar yeniden şiddetlendi, 1 binbaşı öldü
- Kürt Sorunu Medyada Özgürce Tartışıldıkça Sıra Çözüme de Gelecek
- Öcalan'ın kitabının cezaevinde yazıldığı iddiasına yalanlama
- 'Sahte JİTEM'ciler Tuğgeneralin adamı çıktı!
- Kürtlerin tek bayraklı üniter Türk devletine itirazları var/Memo Şahin
- Hitler en nazik yerinden vurulmuş
- Yeşili ihbar edenin ses kaydı bulundu
- Bağdat'tan Türkiye'ye PKK ile mücadelede yardım sözü geldi.
- Cemil Bayık: Güney Kürdistan tarihi sorumlulukla karşı karşıya
Kürt halkının özgürlük mücadelesi küçümsenmeyecek düzeyde objektif koşullar yaratmıştır. Türkiye’de hiçbir sorun yokmuş gibi davranip BM Güvenlik Konseyine yedek üye olmaya kalkışan türk yetkililerin gerçekleri gizlemeye yönelik çabalarına rağmen, yeni dünya düzeninin aktörleri eski klasik yaklaşımlarla davranamayacaklardır.
Kritik Dönemeçte Türkiye ve Kürtler/Ahmet Dere
Dünyamız çok kritik bir dönemeçten geçmektedir. Diyebilirimki ikinci dünya savaşından sonra dünya’daki siyasal konjonktur ilk defa bu denli hasas bir noktada durmaktadır. 1945’ten sonra yaşanan iki bloklu soğuk savaş, tüm acımasız rekabet sürecine rağmen, küremizi bu düzeyde tehdit eden bir tehlikeyi ortaya çikarmadi. Ne Kruşçev ve ardılari ne de Harry Truman, de Gaulle ve diğerleri soğuk savaş döneminde bu denli tehlike arz eden bir sürece öncülük ettiler. Belki güçleri yetmediği için olabilir, bu noktada kesin bir yargıda bulunmak istemem. Şunu özellikle bellirtmek isterim ; geçen yüzyılın ikinci yarısı, soğuk savaşın acımasızlığına rağmen insanlık açısından önemli değerleri yaratmış ve daha demokratik, özgürlükçü bir mentaliteye öncülük etmiştir. Gerek BM, gerekse de AIHM vbg uluslararası kurumların yaratılması ve, yeterli olmasa da, işlev kılınması bu dönemin olumlu sonuçları olarak görmeliyiz. Bu noktadan hareketle gelinen aşamayı ve yaşanan « kritik » süreci çok yönlü değerlendirmekte yarar vardır.
Herşeyden önce bu kritik süreç 08 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan ordusunun Güney Osetya başkenti olan Tşhinveli’yi işgal etmekle başlamamıştır. Her ne kadar da Gürcistan devlet başkanı Şaakaşvili kendine biçilen rol gereği davranıp ancak Gürcü halkının çıkarlarını korumada ciddi bir hata yapmış olsa da, sözkonusu kritik sürecin temel kaynağı olarak değerlendirilmemelidir. Daha sağlıklı ve obkejtif bir gözle bakıldığında bu sürecin temelini 1990’lı yıllardaki, sözde soğuk savaşın bittiği denilen dönemden başlayarak ele almak daha gerçekçi olacağı kanısındayım.
1990’lı yıllarda Sovyetler Birliğinin dağılışıyla birlikte çoğu analistlerin yorumları şöyle gelişmiştir ; soğuk savaş dönemi bitmiştir, güçlerarası çatışmaların yaşandığı süreç artık sona ermiştir. Ne varki bugün ortaya çıkmış olan objektif durumun öyle olmadığı, tam tersine iki bloklu dünya sistemi yerine çok başlı ve giderek kontrol dışı olabilecek güçler sisteminin geliştiğini gördük. Ortaya çıkan bu her yeni güç kendi egemenliğini pekiştirmek için, geçen yüzyılın iki blokuna göre daha farklı yol ve yöntemlerin arayışı içerisinde olduklarını görmekteyiz. Dağılan Sovyetlerin yerine önce Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) çıktı, 2000’li yıllardan sonra ise Rusya Federasyonu, Orta Asya Cumhuriyetleri, Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri, çelişkilerle dolu olsa da bir Kafkas gücü ortaya çıktı. Amerika kıtasında ise, halen de ABD kendi gücünü ve etkinliğini korusa da, Kuzey Amerika’da Venezuela ve Brezilya gibi ülkeler de önemli bir gelişme yaşadılar. Avrupa’da ise AB önemli bir merkezi güç olarak kendine özgü bir gelişmeyi yaşamıştır. Diğer taraftan, soğuk savaş döneminde daha çok SSCB’nin gölgesinde kalan Çin ise son yıllarda kendi başına önemli bir güç olarak, özellikle ekonomik alanda, dünya’daki konumunu güçlendirmektedir. Çin’e benzer olarak, özellikle son 20 yıldır, Hindistan’in da önemli düzeyde bir gelişme yaşadığı, sahip olmuş olduğu nufus yoğunluğu sayesinde ekonomisinde önemli gelişmeler yaratığını bellirtmek gerekiyor. Yine, eskide daha çok Ingilizlerin kontrolu altında tütülan Güney Afrika’da da bu yönde bir ilerlemenin görüldüğünü bellirtmek lazım. Burada ismi geçmeyen ama yavaş yavaş dünyadaki egemenlikte pay sahibi olmaya çalışan başka güçler de vardır. Dolayısıyla, tüm bunları dikkate aldığımızda görülecektirki Şaakaşvili’nin Güney Osetya’yı işgal etmesi sadece olgunlaşan çelişkilerin açığa çıkmasında tetikleyici bir rol oynamıştır, bunun ötesinde bir değerlendirmeye tabi tutmak yanılgılı olacağını düşünüyorum.
Ikinci dünya savaşından sonraki ABD hem Avrupa’da ve hemde Ortadoğu’da gücünü kurumlaştırmaya çalışmıştır. Özellikle petrol yatağı olan Ortadoğu bölgesinde tek egemen güç olabilmek için çok yönlü programlar geliştirmiştir. Bilindiği gibi Iran’ı denetimi altında tutmak için Şah rejimini destekliyerek oradaki halkların tüm özgürlüklerini kısıp Humeyni’nin güç kazanmasına yol açmıştır. Irak’ta ise Saddam rejimini destekliyerek hem bu ülkedeki halkların ve hemde bölgedeki diğer halkların başına bela yaptı. SSCB’ye karşı yarattığı El Kaide’yi, 1990’lardan sonra hem Afganistan’daki halkların ve hemde Ortadoğu’daki birçok bölgenin başına bela haline getirdi. Halen de Ortadoğu halkları ABD’nin yaratmış olduğu diktatoryal rejimlerin belasından kurtulmamış, acısını yaşamaktadırlar.
1990’lardan sonra geliştirmeye çalıştığı Yeni Dünya Düzeni yaklaşımı çerçevesinde Büyük Ortadoğu Projesiyle egemenliğinin kalıcılığını garanti altına almaya çalışan ABD bu sefer Kafkasyaya el atmıştır. Özellikle 2000’li yıllarla birlikte, iktidara taşıdığı Şaakaşvili aracılığıyla bu bölgeyi yavaş yavaş denetimi altına almaya çalışmıştır. ABD’nin bu ilgisine karşı gelişen Rusya Federasyonu ve onun başındaki KGB kökenli Putin’in sesiz kalmıyacağı görülmekteydi. Çok kutbun geliştiği bu dünya nizamından da cesaret alan Rusya’dan farklı bir yaklaşımı beklemek de gerçekçi değildi.
08 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ın Osetya’ya saldırmasıyla başlayan süreç ne geçmişten bağımsız olarak ele alınabilir nede ABD’nin süper güç olma konumunu koruma çabalarından. 1990’lı yıllardan sonra dünya’da gelişen yeni güç dengeleri bağlamında olay ve olgulara doğru bir analitik zekayla bakıldığında görülecektirki olması gereken olmuştur. Bundan sonra da olması gerekenler olacaktır.
Ne olacak bundan sonra ?. Şüphesiz bu sorunun cevabı pek kolay verilemez. Ancak şunu söylemek mümkündür ; herşeyden önce konuşulduğu ve çokça tartışıldığı gibi ABD ile Rusya arasında silahlı bir savaş yaşanmaz. Zira ne sözkonusu güçler buna cesaret edebilir ne de dünyanın diğer güçleri buna karşı kayıtsız kalacaklar. Sözkonusu güçler tarafından nükleer silahların bu denli geliştirildiği bir dönemde yaşanacak olan bir savaşın küresel olacağını herkes bilmektedir. Dolayısıyla dünya insanlığının böylesi bir tehlikeye karşı pasif kalmasını düşünmemek lazım. Özellikle Avrupa Birliği gibi bir gücün içinde bulunmuş olduğu arabuluculuk çabalarını da bu yönde değerlendirmek gerekmektedir.
Avrupa Birliğinin üst düzey yetkililerinin, en başta da dönem başkanlığını yapmakta olan Fransa olmak üzere, içinde bulunmuş olduğu çabaları ve diplomatik adımları dikkate alırsak, varolan çelişkili sürecin farklı bir şekilde çözüleceğini anlamak mümkündür. AB’nin arabuluculuk çabası, yavaş yavaş diğer bazı güçler tarafından da desteklenecektir. Örneğin Çin, Hindistan ve Güney Afrika bu noktada AB’ye yaklaşmaktadırlar. Öyle görüyorumki önümüzdeki süreçte ciddi bazı konferanslar gelişecektir. Hata birinci dünya savaşından sonra düzenlenen Sevre, Lozan vbg uluslararası platformlar gelişebilmektedir. Şimdiden bunu görmek mümkündür.
Yazının başlığında bellirtiğim “kritik” kavramı esasen bundan sonraki süreçte yaşanacak olanlarla ilgilidir. Bundan sonra gelişecek olan yeni düzen bağrında çok kritik ve olağanüstü adımların zeminini de taşımaktadır. Bu noktadan hareketle, özellikle Kürtler gibi haklarından mahrum kalmış olan halklar için gelişecek olan yeni sürecin çok yakından takip edilmesi gerekmektedir. Her kritik ve aynı zamanda da önemli dönemlerde olduğu gibi bu dönemin de kendine özgu kurbanları olacaktır. 1639’da ve birinci dünya savaşından sonra Kürtler kurban olarak seçilen halklardan biridir. Bundan sonra da benzer bir sürecin gelişmiyeceğini kimse garantiliyemez. Bu nedenle, geçmiş tüm süreçlerden çok fazla bir duyarlılığın, özellikle Kürtler tarafından, olması kaçınılmaz olarak görülmelidir.
Gelişen bu süreç Türkiye açısından da kritik bazı hususları içinde barındırmaktadır. Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı Imparatorluğunun karşı karşıya kaldığı tehlike Türkiye Cumhuriyeti açısından sözkonusu olmasa da, TC’nin mevcut yapısının da korunamıyacağını bilmekte fayda vardır. Kürt halkının özgürlük mücadelesi küçümsenmeyecek düzeyde objektif koşullar yaratmıştır. Türkiye’de hiçbir sorun yokmuş gibi davranip BM Güvenlik Konseyine yedek üye olmaya kalkışan türk yetkililerin gerçekleri gizlemeye yönelik çabalarına rağmen, yeni dünya düzeninin aktörleri eski klasik yaklaşımlarla davranamayacaklardır.
Yükarıda bellirtiğim gibi, bu dönemin de kurbanları olacağına rağmen, yine küresel nizamın aktörleri arasında ne gibi çelişkiler olursa olsun, gelişecek olan dünya düzeni daha fazla demokratik, insan haklarına daha fazla saygılı, bireysel özgürlüklerin daha fazla ön plana çıkacağı, halklar arasında kardeşlik ve dayanışma duygularının daha gelişkin olacağından şüphe etmemek lazım. Doğruyu ve haklıyı savunan, çeşitli engellerle karşılaşsa da günün birinde hakkını elde edecektir. Hareket etmeden, çalışmadan birşeyin elde edilemeyeceği gerçekliği bu dönemin de geçerli olan kuralıdır.
Sonuç olarak şunu yazmadan geçemiyeceğim; Kürtler için zorlukların artığı gibi faydalanilabilinecek imkanlar da az değildir. Kürtlar sofrası olan Ortadoğu’da her zamakinden daha fazla duyarlı olmanın önemi vardır. Şimdiye kadar geliştirilen mücadeleyle yaratılmış olan değerlere doğru sahipliğin yapılmasıyla tarihte yeni sayfaları açmak imkan dahilindedir. Bunun bir önemli aşaması da Ulusal Birlikten geçmektedir. Dolayısıyla, her zamankinden daha fazla bizim Ulusal bir ruh ve Birliğe ihtiyacımız vardır.
Ahmet DERE / 28.09.2008



Güncel