E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- TRT ŞEŞ VE İZLENMESİ GEREKEN KÜRT POLİTİKASI/Cemil KILIÇ
- Sonbahar.../ Şerif Kaplan
- ‘Behçet Cantürk’ü, Savaş Buldan’ı biz öldürdük’
- Öcalan'ın doğum günü kutlanıyor
- Roj TV davasına katılım çağrısı
- Katil kim?.. /Günay Aslan
- Genelkurmay'da sürpriz zirve
- Direnişin Belgesi...!
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİNOVALI KAWA
Çok Yorumlananlar
- VAHŞETİ GÖRDÜM!
- Nerede Şu Kürd Politikacıları?
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİLÜFER AKBAL ve TRT- ŞEŞ / YASER EDESSA
- Demek Büyüdün, Gidiyorsun?
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- DİHA VAN MUHABİRLERİ HAKKINDA DAVA AÇILDI
- Biz Dört Bacıydık..!
- Türkiye'de Cezaevleri Tıka Basa Dolu
- İbrahim Rojhilat ‘Ji te dûr bûm’ Albumu Çıktı
Türkiye Cumhuriyeti kendi sınırları dahilinde yaşayan Kürtlerin sorunlarına sağlıklı bir çözüm bulmadan istikrarlı ve Türkiye’deki halklara yaraşır bir düzeye gelemez. Bu noktada aklı selim düşünmenin zamanı gelmiş, daha fazla can ve mal kayıbının yaşanmasına fırsat verilmemelidir. Gelinen aşamada hiç kimsenin kendi ezberlerinde ısrarlı olmaması gerekmektedir. Bu anlamda en fazla sorumluluğun da aydınlara düştüğünü bellirtmekte fayda vardır.
Son aylarda artan gerila-ordu arasındaki savaşa paralel olarak, sivil halka ve sivil toplum kurumlarına karşı devletin zora dayalı baskı ve sindirme politikalarında da ciddi bir ısrarın olduğu görülmektedir. Sayın Abdullah Öcalan’a karşı yapılan saldırı bu sürecin bir parçı olmakla birlikte tüm kürtlere karşı da geliştirilen bir saldırıdır. Kürt halkının Sayın Öcalan ile ilgili hasasiyeti bilinmesine rağmen ona yapılan gayri insani saldırının başka türlü bir ifadesi olamaz. Bu nedenle kürt halkının göstermiş olduğu duyarlılık daha farklı yöntemlerle devam edecektir. Bu duyarlılık Kürtlerin kendini savunma ve onurunu koruma mücadelesi olarak çok doğal ve meşru bir mudaafa biçiminde algılanmalıdır. Olayı komplo teorileriyle farklı biçimde yorumlamanın hiç bir manası yoktur.
Herşeyden önce Türkiye'de, resmi ve gayri resmi tüm kesimlerce, artık Kürt gerçeğinin kabul edilmesi kaçınılmazdır. Kabul edilecek olan bu gerçeklikle birlikte bölgesel dengelerin sağlanması ve istikrarın geliştirilmesi için de gereken ortamın oluşacağını bilmek lazım. Bu nedenle zaman kaybedilmeden uygun olan bu tarihi momentin doğru değerlendirilmesi lazım. Başında bulunmuş olduğumuz bu 21. yüzyılda artık savaş ve şiddet hiçbir toplumun kaderi olamadığı gibi, Kürtlerin de kaderi gibi görülmemelidir. Kürtlerin kaderi gibi görülen bu savaşın Türkleri ve Türkiye’deki diğer halkları da içine aldığını ve giderek daha da derinleşeceğini hepimiz biliyoruz.
Avrupa Birliği gibi bir müeseseye aday olan Türkiye Cumhuriyetinin yetkililerinden daha olgun ve sağduyu beklenmektedir. Kendi vatandaşı olarak gösterdiği 22 milyondan fazla kürt için halen kürtçe yayın yapan özel televizyon ve radyo kanallarını bile çok gören bir yönetim zihniyeti bu ülkeye layıkmıdır gerçekten. 22 milyon kürdün çocukları için ilk ve orta okularda kürtçenin öğrenilmesine olanak tanınması neden büyük bir yük olarak görülmektedir ?. Elbette Kürtlerin taklepleri bunlarla sınırlı değildir ama, iyi niyet göstergesi olarak ilk elden bu adımların atılması önemlidir. Bu adımları atma yerine şiddeti daha fazla tırmandırma çabası içerisinde olan AKP-Ordu zihniyeti Türkiye’nin bölünmesini isteyen güç olmuyormu?.
Kürt halkına karşı yürütülen savaş Türkiyeli bazı aydın çevreleri de rahatsız ettiğini biliyoruz. Bu noktada uzun bir süreden beri etkin bir çaba içersinde bulunan sözkonusu aydın, akademisyen, yazar ve çeşitli meslekten insanların ve inisiyatif guruplarının çalışmaları olduğu bilinmektedir. Ne varki sözkonusu perspektifler ve öneriler istenen düzeyde sonuç alıcı olamamış, yanıtsız bırakılmışlardır. Gelinen aşamada, özellikle bu çevrelerin, daha fazla etkin bir mücadele içerisinde olmanın gerekliliği ve aciliyeti ortadadır.
Türkiye ve Kürt Sorunu konusunda Avrupa Birliği içerisinde de ciddi bir ikiyüzlülük yaşanmaktadır. Kürt sorununun çözümü yönünde 1990’lı yıllardan beri AB’nin çeşitli kurumlarında, özellikle Avrupa Parlamentosunda, dönem dönem perspektif içerikli öneriler ve tavsiye kararları çıkarılıp yayınlanmasına rağmen şimdiye dek pratik adım atma noktasında herhangi bir hareket görülmemektedir. Ikili görüşmelerde çoğu Avrupalı yetkili bu noktada olumlu bir yaklaşım gösterirken, iş pratik adım atmaya geldiğinde, maalesef sihirli bazı ellerin engeline takıldıklarını tahmin ediyoruz. Türkiye’deki CHP ve MHP’ye benzer, veya Ergenekona benzer bazı güçlerin AB içinde de olduğundan şüphelenmemek elden değildir. Bu konuda önümüzdeki süreçte bir netliğin yaşanabileceğini düşünüyorum.
AB’ye aday bir ülke olan Türkiye’de bölgelerarası dengesizliğin giderilmesi üye olma koşullarından bir tanesidir. Bu bağlamda Türkiye’nin kürt bölgesinin sosyo-ekonomik kalkınması için pozitif bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Sadece AKP’nin propagandası olabilecek bir kalkınmanın yeterli olmadığı gibi ahlaki de değildir. Türkiye-AB müzakere sürecinde bu hususun dikkate alınarak, şimdiye kadar bazı somut adımların atılması gerekmekteydi. Ancak ne AB Komisyonu ve ne de Parlamentosu bu konuda üzerine düşeni yapmadılar.
Avrupa kendini kürt sorunu dışında tutup sadece Türkiye sorunu gibi ele alırsa yanılmaktadır. Bu sorunun aynı zamanda bir Avrupa sorunu olduğunu bilmek ve ona göre yaklaşmak zorundadır. Dolayısıyla Avrupa’daki demokratik çevrelerin de acilen bir barışçıl çözüm projesini geliştirmeleri ve Kürt kurumlarıyla daha resmi bir diyalog sürecini başlatmaları lazım. Bu noktada şimdilik kesin birşey söylemek pek gerçekçi olmamakla birlikte, sürecin hızlanmasıyla beraber böylesi bir zorunluluk kendini dayatacaktır.
Ahmet DERE / 27.10.2008



Güncel