E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Düşüncelerine büyük değer verdiğim bir arkadaşım 2003 yılında ,“anlaşılan o ki dünyayı halen ordular yönetiyor” mealinde bir cümle kullanmıştı. Ben “Demokratik değerlerin hâkim olacağı bir çağa girdiğimizi; üretimde, bilim-teknikte yaşanan gelişmelerin, eşitlik talebinde bulunan toplumun, özgürleşmek isteyen bireyin, ilişkilerde demokrasiyi, demokratik ölçüleri tarihsel bir zorunluluk haline getirdiğini; uluslar, halklar, sınıflar, dinler, kültürler, devletlerarası ilişkilerde; toplum-birey, birey-devlet ilişkilerinde demokrasinin yükselen değer olmaya başladığını; çağımıza taşınan ulusal, etnik, dini, kültürel sorunların demokratik yöntemlerle uzlaşma ve çözüm sürecine girdiğini…” ısrarla savunuyordum. Bu denli iddialı tespitlerde bulunurken, çağdaş Roma rolünü oynayan ABD’nin sebebi olduğu ve çelişkileri çeşitli biçimlerde yönlendirerek sonuçlarını belirlemeye çalıştığı sorunların yaşanma ve “çözüm” yöntemlerinin, örneğin Irak, Afganistan gibi, çağımızın dili olmadığını, esas akışı bozamayacağını da mutlaka ekliyordum.
O cümle sarsmıştı beni. Acaba yanılıyor muydum? Dünyayı gerçekten ordular mı yönetiyordu?
Neo-liberalizmin şekilsizleştirdiği, sınırlarını muğlâklaştırdığı sınıfların, özgün kimlikleriyle örgütlenme olanaklarını çoğaltacakları ve “öz-yönetim” gücüne kavuşacakları bir çağdan söz ediyordum. Demokratik ortam, emekçi ve emeğe yakın sınıfların hızla gelişmesini, özgürleşmesini beraberinde getirecekti. Tek sınıfın hegemonyasının geçerli olduğu diktatörlükler, oligarşik rejimler miadını doldurmuştu.
Günümüzde, dünyamız en geniş manada bir kaos sürecinden geçiyor. Son ekonomik kriz sadece örtüyü kaldırdı, gerçeklerin çıplak gözle görünmesini kolaylaştırdı. Krizi ABD’nin çıkardığı konusu da, aynı minvalde en önemli tartışma konularından biridir. ABD derin akıntıyı, çağın gidişatını görerek önlemler alıyor. Neo-liberalizm süreci, analoji yapmak için en isabetli örnektir. Neo-liberalizmin fikri temelleri, II. Dünya savaşı yıllarına dek uzanıyor.1929 krizi de iyi analiz edilmiştir. “Önceden üretilmiş, pratik değeri olan fikirler araştırma merkezleri, enstitüler, vakıflar, strateji merkezleri oluşturularak aktif biçimde yayılmaya, bir manipülasyon yaratılmaya çalışıldı. Kitaplar yayınlandı, periyodik bülten, dergi vb. yayını yapıldı.” Ve 1970’lerin ortalarından itibaren de adım adım uygulandı.
Denklemi ABD kurduğundan hâkimiyet ondaydı. Ne zaman ki, Neo-liberalizmin yarattığı, kontrolden çıkmış küresel mali sermaye tüm sistemin altında kalacağı deprem sinyalleri verdi, işte o vakit ABD yeni bir denklem arayışına girdi. Bu nedenle çok iddialı biçimde diyorum ki; ABD krizi başlatarak yeni süreci kontrolde götürme inisiyatifi yaratmaya çalıştı. Yeni döneme en uygun Başkan profili de Obama’ydı.
Dolayısıyla o günkü düşüncelerimi bugün daha iddialı tekrarlıyorum, hatta şunları da ekliyorum: Özgürleşmek isteyen bireyin, demokratik taleplerde bulunan toplumun gereksinimlerine, arayışına yanıt olamayan devlet, örgüt ve kurum biçimleri ille de aşılacaktır. İnsanlık temel değerlerine tekrar sahip çıkıyor, doğal ve sosyal tahribata “dur” diyor. Aşırı eşitsiz gelişme, direnişler karşısında gerileyecek; uluslararası sermaye pervasız uygulamalarını topluma rağmen yürütemeyecek duruma gelecektir, geliyor da.
Gidişat, ilişkilerde demokratikleşmeye doğrudur. Ancak dünyada ve yaşadığımız coğrafyada Demokratik Hareketin örgütsüzlük; öncüden, eşgüdüm, bütünlük ve etki gücünden yoksunluk ve pasiflik gibi ciddi sorunları bulunuyor. Demokratik Hareket, demokratik sistemi, demokratik cumhuriyeti yaratma dinamik ve potansiyeline sahiptir. Temel problem öncülüktür. Genelde olduğu gibi, Türkiye’de de böyledir. Demokratik Toplumcu Hareket bu tarihi görevi en zor koşullarda yerine getirmeye çalışıyor. Bu nedenle Kürt Özgürlük hareketinin bütün çabalarına rağmen Türkiye devrimci demokratik hareketi ile pratik sahada buluşmasını duruşlarıyla engelleyenler tarihi bir vebal altında. ABD’nin bütün dünyaya yeni bir hâkimiyet düzeni getirmeye çalıştığı doğrudur ancak bunu engelleyecek esas güç de halkların dipten gelen dalgasıdır. Esas olan halkın gücüdür.
29 Mart seçimlerinde DTP, belediye sayısını en az ikiye katlayacaktır hatta sürpriz bir oy patlaması da olası, ancak; eğer yıllardır tekrarlanan Çatı Partisi çalışmaları bugün olgunlaşmış olsaydı, Türkiye’de tek alternatif demokratik toplumcu hareket olurdu. Kaybedilen çok şey var ama kazanmak için de nedenler tüm zamanların toplamı kadar güçlüdür.
N.Mehmet Güler
n.mehmetguler@hotmail.com



