Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 62 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031

image

 ‚Symbiose’ eski yunanca bir kavram ve ‚birlikte yaşamak’ anlamına gelir. Symbiose kavramı genellikle biyoloji bilim dalında kullanılır. Farklı tür canlıların / yaratıkların bir arada içiçe geçmişliğine ve birlikte yaşamalarına symbiose adı verilmiş. Symbiose’nin temel felsefesi canlı yaratıkların karşılıklı olarak birbirlerine ihtiyaç duymaları ve bundan dolayı da ‚harmoni’ içinde yaşamalarıdır. İki canlının birarada yaşamasına harmoni adı verilmiş. Batı felsefesine ait olan bu düşüncenin zaman aşımına uğradığı bilinmektedir, çünkü iki canlı bir arada yaşarken birinin bir diğieri üzerinde ‚kontrolü’ sağladığı ve ‚egemenlik’ kurduğu bilinmektedir. Bu, iki canlı yaratığın çapı yani büyüklüğü ve küçüklüğüyle yakında ilgilidir, çünkü büyük canlı yaratık genelde küçük canlı yaratık üzerinde kontrolü ve egemenliği sağlar.   

Türkler ve Kürtler: Simbiyotik ilişkinin arka planı (1)/Sebahattin Topçuoğlu

I. Kavramsal boyut

‚Symbiose’ eski yunanca bir kavram ve ‚birlikte yaşamak’ anlamına gelir. Symbiose kavramı genellikle biyoloji bilim dalında kullanılır. Farklı tür canlıların / yaratıkların bir arada içiçe geçmişliğine ve birlikte yaşamalarına symbiose adı verilmiş. Symbiose’nin temel felsefesi canlı yaratıkların karşılıklı olarak birbirlerine ihtiyaç duymaları ve bundan dolayı da ‚harmoni’ içinde yaşamalarıdır. İki canlının birarada yaşamasına harmoni adı verilmiş. Batı felsefesine ait olan bu düşüncenin zaman aşımına uğradığı bilinmektedir, çünkü iki canlı bir arada yaşarken birinin bir diğieri üzerinde ‚kontrolü’ sağladığı ve ‚egemenlik’ kurduğu bilinmektedir. Bu, iki canlı yaratığın çapı yani büyüklüğü ve küçüklüğüyle yakında ilgilidir, çünkü büyük canlı yaratık genelde küçük canlı yaratık üzerinde kontrolü ve egemenliği sağlar.   

Symbiose kavramını bireyler ve toplumlar için de kullanmak mümkündür. Çünkü iki insanın bir arada yaşaması veya farklı toplumların birlikte yaşamaları doğal olarak ‚simbiyotik’ (symbiotic) bir45454_copy ilişkiye yol açar. Harmoni’nin iki farklı insan veya iki farklı toplum arasında devam etmesi veya sona ermesi tarafların küçüklüğü ve büyüklüğü ile ilgilidir. Buradaki büyüklüğün anlamı sembolik anlamda güçlü olmak ve karşı taraf üzerinde iktidarı sağlamaktır. Güç ve iktidarın orantısız kullanıldığı bütün sosyal, siyasal ve toplumsal ilişkilerde symbiose anlamını yitirir ve harmoni sona erer.   

II. Türkler ve Kürtler arasındaki simbiyotik ilişkinin arka planı (backraund)

Türkler ile Kürtler arasındaki simbiyotik ilişkinin tarihini çok eskilere götürmenin herhangi bir anlamı ve gereği bulunmamaktadır. Burada tarihsel ilişkinin miladını 16.yy. olarak belirlemek yeterli olacaktır. Çünkü 16. ile 20 yy. Kürt – Osmanlı ilişkileri iyi incelendiğinde her iki toplum arasındaki simbiyotik ilişkinin özellikle Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki anlaşma sonucunda ortaya çıktığı hemen anlaşılır. Bilindiği üzere dönemin iki büyük İmparatorluğu (Osmanlı – Safevi) arasında süren amansız iktidar kavgasında İdris-i Bitlisi anlaşma sonucu ‚Kürt aşiretlerini’ (mirler önderliğinde) Osmanlı devletinin himayesine kazandırmıştır. Dönemin koşulları düşünüldüğünde yapılan bu anlaşmanın her iki taraf açısında da bir ihtiyaçtan doğduğu anlaşılır. Burda sadece bir kaç önemli noktayı belirtmek yeterli olacaktır:

(1) Osmanlı açısından önemli olan Safevilere karşı savaşı kazanmak ve Safevilerin Batı’ya doğru işlerlemesini engellemekti. Bu açıdan her iki imparatorluk arasında ‚tampon’ bölge oluşturan Kürtler önemli bir yere sahipti. Bu tampon bölgenin coğrafik yapısından dolayı zaten merkezden yönetilmesi İmparatorluklar açısından pek mümkün gözükmüyordu. Bundan dolayı da yerel ve periferideki güçlerin merkez ile birlikte hareket etmeleri hayati bir öneme sahipti. İdris-i Bitlisi aracılığıyla yapılan anlaşma sonucu Kürt aşiretleri büyük oranda Osmanlı devletinin himayesinde bulunmuş ve 1514 Çaldıran savaşıyla Osmanlı’nın bölgede tek güç olarak  hakimiyetini kurmasını sağlamıştır. Bu şekilde Safeviler Batı’ya ilerliyememiş ve Kürt topraklarının ve aşiretlerinin büyük bir bölümü osmanlı devletinin hakimiyetine dahil edilmiştir.

(2) Kürt aşiretlerinin desteğini alan Osmanlı karşılığında ‚yarı özerk/bağımsız’ bir siyasi statü sunmuştu. Bu şekilde tarihte ilk defa Kürt aşiretleri mirler yönetiminde ‚yarı özerk/bağımsız’ bir siyasi yapı içinde yönetildiler. ‚Kürd hükümeti’ ve ‚Akrad beyliği’ olarak yönetilen bu prenslikler, Kürt aşiretlerini emirlikler çatısı altında toplamayı başarmıştı. Mesela Baban, Hakkari ve Behdinan ‚Kürd hükümeti’olarak tanınan prensliklerdi. Merkezden atanan Osmanlı ‚valilerinin’ dışında belirtilen ‚Kürd hükümetleri’ ve ‚Akrad beylikleri’ tamamen bağımsızdılar. Bu bağımsızlık karşılığında Kürt mirleri Sultan’a bağlılıklarını ve sonuna kadar sadık olduklarını, ayrıca Safevileri desteklemiyeceklerine dair yemin etme zorunlulukları bulunmaktaydı. Fakat 17. ve 18. yy. da Osmanlının toprak kayıpları, ekonomik bulanımları, Batı karşısındaki iktisadi yenilgisi bir yandan, gayri-müslüman azınlıkların milliyeçilik çağında İmparatorluktan ayrılmak istemeleri diğer bir yandan, Osmanı’nın ‚merkezileşme projesini’ hayata geçirmesine yol açtı. Merkezileşme projesiyle birlikte Kürd hükümetleri ve Akrad beylikleri tek tek ortadan kaldırıldılar. Osmanlı’da sadece Kürtlere tanınan bu ‚yarı özerk/bağımsız’ yapı, 19. yüzyılın ortalarında tamamen sona erdi. Kürt Emirlikleri Osmanlının bu merkezileşme siyasetine başkaldırdılar ama başarı elde edemediler.

(3) Fakat konumuz açısından mirlerin ve daha sonra mirlerden boşalan yerleri siyasi olarak dolduran ‚şeyhlerin’ Osmanlı ile olan simbiyotik ilişkileridir. Tarihsel açıdan Kürt ulusal ve toplumsal mücadelesinin önderleri olarak kabul edilen mirler ve şeyhler Osmanlıya başkaldırmalarına rağmen hiç bir zaman Sultan’ın otoritesine karşı çıkmamışlardır. Devamlı Sultan’a sadık olduklarını bildirmişlerdir. Burada bir çok Kürt başkaldırısının tarihini ayrıntılı irdelemeye gerek yok. Sadece ön önemli sayılan Bedirxan’ın ve şeyh Ubeydullah’ın tavırlarına kısa bir göz atıldığında bile, Kürtlerin Osmalı ile olan simbiyotik ilişkisi rahatlıkla anlaşılır. Bilindiği üzere mirler tarafından yürütülen en son isyan Bedirxan isyanıdır (1847). İsyan bastırıldıktan sonra Bedirxan ailesi kendine ait bir çok adamıyla birlikte Girit’e sürgün edilir. Sürgünden önce Istanbul’da kaldığı süre içinde Bedirxan’ın ifadesi alınmıştır. Bedirxan’ın ifadesi oldukça ilginçtir: Özetle ifadesinde af talebinin yanısıra Padişahın ‚kulu’ olduğunu belirtmiştir. Sultan’ı yüceltmiş ve övgüler yağdırmıştır. Asıl amacının Sultan’a karşı başkaldırı olmadığını belirtmiştir; aksine isyanın Kürdistan’da görevli olan Osmanlı paşalarından kaynaklandığını belirtmiştir (Bedirxan’ın ifadesi için bkn. Sinan Hakan, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri (1817-1867), Doz, İstanbul 2001, s.241-243). Bedirxan’ın Girit’de sürgünde kaldığı dönemde patlak veren Yunan ulusal ayaklanmasını Osmanlı tarafında adamlarıyla birlikte yer alarak bastırdığı bilinmektedir. Bunun üzerine Bedirxan Sultan tarafından affedilmiş ve Istanbul’a gelmesine müsaade edilmiştir. Ayrıca Bedirxan’a Sultan tarafından Girit’deki hizmetlerinden dolayı ‚Paşa’ ünvanı verilmiş ve maaşa bağlanmıştır. Sultan ile iyi ilişkiler geliştirmek ve ona sadık olmak sadece Bedirxan için değil, aksine bir çok Kürt isyan lideri için geçerlidir. Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu ve bağımsız bir devletlerinin olmasını isteyen ve uğurda hem Osmanlı’ya (1879) hem de Safevilere (1880) karşı ayaklanan ilk Kürt lider şeyh Ubeydullah’ın tavrı da Bedirxan’dan farklı değildir. Genel anlamda o’da Sultan’ın otoritesini kabul etmiş ve saygı göstermiştir. Hem Bedirxan’ın hem de şeyh Ubeydullah’ın çocukları 20. yüz yılda gelişmekte olan Kürt milliyetçiliğinin modern anlamda temelini attıkları yakından bilinmektedir. Fakat onlarda bile Osmanlı’dan ayrı olma düşüncesi gelişmemiştir. Kürt kültürel milliyetçiliğinin gelişiminde büyük etkileri olmalarına rağmen, izledikleri temel siyaset ‚Osmanlı kimliği’ olmuştur.

(4) Fakat bu neden böyle olmuştur? İdris-i Bitlisi Kürt aşiretlerini Osmanlı hegemonyasına kazandırmasının altında bazı gerçekler yatmaktadır. Bunlardan en önemlisi ‚din’ faktörüdür. Bilindiği üzere Sefaviler ‚şii’, Osmanlılar ise İslamın ‚hanefi’ mezhepindendirler. Kürtler,  genelde ‚şafi-i’ mezhepine ait olmalarına rağmen, Osmanlı’yı desteklemişlerdir. Çünkü dinsel açıdan şii olan Sefavilerle birlikte hareket etme imkanları yoktu. Şah İsmail’in tavrı ‚sunni’ müslümanlara karşı sertti ve bu, Kürtler tarafından yakından biliniyordu. Ayrıca Şah İsmail Osmanlıların aksine adem-i merkeziyetçiliği ret eden ve periferileri merkezden yönetme anlayışına sahipti. Bu da, Kürt emirliklerinin istediği bir şey değildi. Bu bakımdan Kürtlerle Osmanlılar arasındaki simbiyotik ilişkinin temel taşlarından birinin ‚din’ diğerinin de ‚özerklik’ olgusu olduğunu iddia etmek abartılı olmayacaktır. Kürtlerin Osmanlıya bağlı hareket etmelerinde önemli bir rol oynayan dini aidiyat duygusu, günümüz Türk –Kürt ilişkilerinde de önemli bir yere sahiptir.

(5) Modern anlamda ilk Kürt ulusal düşüncesi Kurdistan dışından hayat bulmuştur. Bunun sebebi basittir. Sürgün edilen mir, şeyh, ağa ve aşiret liderlerin çocukları genellikle Batı okullarında eğitim gördüler. Milliyetçilik fikriyle tanışan ilk kesim genellikte belirtilen bu aydın kesim oldu. Bu açıdan Istanbul Kürt aydınlanmasının merkezi oldu. Bunda şaşılacak bir durum yok. Diğer müslüman ve gayrimüslüm halklar gibi İstanbul Kürtlerin de entellektüel açıdan merkeziydi. İstanbul’un dışında Şam ve Kahire’yi de unutmamak lazım. Buralar da entellektuel açıdan Kürtlernewroz2003 açısından çekim merkeziydiler. İlk Kürt gazetesinin (Kürdistan) çıkarılması ve ilk Kürt örgütlerinin kurulması (Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti / Kürdistan Teali Cemiyeti) belirtilen bu merkezlerde oldu. Hem Bedirxan’ın (Kamran ve Celadet Ali) hem de şeyh Ubeydullah’ın çocukları (Seyit Abdulkadir) gelişmekte olan Kürt milliyetçiliğinde önemli roller üstlendiler. Fakat 20. yüz yılın ilk çeyreğine damgasını vuran bu milliyetçilik, daha çok ‘kültürel’ milliyetçilik olarak hayat buldu. Diaspora ile Kürdistan arasındaki mesafe oldukça fazlaydı ve aydın kesimin düşüncelerini Kürt toplumuna kabul ettirmeleri dönemin koşullarında aşağı yukarı imkansızdı. Çünkü tabanda milliyeçilik düşüncesi gelişmemişti. Her aşiret kendi aşireti ile meşguldü. Oysa milliyetçilik toplumun her kesimini (dinsel, dilsel ve etnik farklılıkları içinde barındıran) harekete geçiren ve daha yüksek bir amaç için (ulus) mobilize eden siyasi bir ideolojiydi. Sevr fikrinin Kürt aydınlarında taban bulması ama tabanda yani yerelde kabul edilmemesi veya tam olarak anlaşılmaması milliyetçi fikirlerin dönemin Kürdistan’ında yakından tanınmaması ile ilgilidir. Kürt aşiretlerinin Mustafa Kemal’e destek sunmaları tam da eksik olan bu milliyetçilik anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Lozan Kürtler’e verilen bir cezaydı. Burada bu tür konuların ayrıntısına girilmesi mümkün değil; fakat konumuz açısından önemli olan nokta şudur: Kürtlerle Türkler arasındaki ‘sibiyotik’ ilişkinin Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar devam etmiş olmasıdır. Diaspora’daki azınlık Kürt aydınının dışında, Kürt toplumunun yapısını oluşturan aşiretlerin çoğu Mustafa Kemal’e destek vermişlerdir. Genelde Kürtler tarafından ‘ortak vatan’ fikri olarak yorumlanan bu destek, tarihi açıdan Kürtlerin kaderini belirleyen en önemli olay olmuştur. Devletlerin kurulduğu, ulusların inşa edildiği 20. yy’da, Kürtler bağımsız bir devlet kurmayı ve devlet üzerinden ‘ulus’ yaratmayı becerememişlerdir. Ve bu da, Kürtleri yeni kurulan devletler arasında bölünmeye götürmüştür. Bölünmüşlük meselesi başlı başına bir tez konusu; ayrı bir makale de ele alınacaktır. Konumuzla ilgili olan nokta şudur: ‘Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ çağında Kürtler, bağımsız devlet olma yerine Türkler ile birlikte hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Bu durum, genel anlamda Kürtler’in Türkler’den ayrı bir siyasetinin olmadığını (yukarıda belirtilen bazı aydın kesimleri saymasak) ve bundan dolayı da ciddi bir siyasi ‘kopuşun’ yaşanmadığı anlamına gelir. Bu bakımdan Kürtler ile Türkler arasındaki simbiyotik ilişkinin Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar devam ettiğini görürüz.   

Not: Cumhuriyet dönemi simbiyotik ilişki bir sonraki makalede ele alınacaktır.

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (1 Yazılmış)

  • Gönderen Mam Recall, 23 Ekim, 2008 09:10:34
    Sayin Sebahattin Topçuoglu..Kûrtlerin ve Tûrklerin 400 yildir sûregelen siyasi ilişkilerini,bir nefeslik makalenizde,tarih ve kaynak gostererek anlatmiş olmanizdan dolayi zati-alinizi kutluyor,başarilarinizin devamini diliyorum. Mam Recall / U.S.A.
© 2009 aktuelbakis.org, All rights reserved.