E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Osmanlı’nın enkazı üzerine kurulan Cumhuryet sisteminin yaklaşık 400 yıl devam eden klasik Türk – Kürt simbiyotik ilişkisine ilk etapta son verdiği iddia edilebilir. Tarihsel açıdan bu ilişki yeni bir ‚milad’ın başlangıcı olarak da algılanabilir. Fakat hemen belirtmekte yarar var: Türklerle ile Kürtler arasındaki simbiyotik ilişki Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yok olmamıştır. Aksine darbe almış olsa da, günümüze kadar farklı boyutlaruyla devam etmektedir. Fakat özellikle son yirmi yılda meydana gelen toplumsal ve siyasi gelişmeler Kürtleri ‚Symbiose’ nin dışına itmiştir. Kürtleri ‚Symbiose’nin dışına atan temel olgu ‚uluslaşma’ olgusudur.
Türkler ve Kürtler: Simbiyotik ilişkinin arka planı (2)/Sebahattin Topçuoğlu
III. Cumhuriyet dönemi: ‚Symbiose’nin sonu mu?
Osmanlı’nın enkazı üzerine kurulan Cumhuryet sisteminin yaklaşık 400 yıl devam eden klasik Türk – Kürt simbiyotik ilişkisine ilk etapta son verdiği iddia edilebilir. Tarihsel açıdan bu ilişki yeni bir ‚milad’ın başlangıcı olarak da algılanabilir. Fakat hemen belirtmekte yarar var: Türklerle ile Kürtler arasındaki simbiyotik ilişki Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yok olmamıştır. Aksine darbe almış olsa da, günümüze kadar farklı boyutlaruyla devam etmektedir. Fakat özellikle son yirmi yılda meydana gelen toplumsal ve siyasi gelişmeler Kürtleri ‚Symbiose’ nin dışına itmiştir. Kürtleri ‚Symbiose’nin dışına atan temel olgu ‚uluslaşma’ olgusudur.
a) Din, Özerklik, Homojenlik
Toplumsal ve siyasal açıdan Kürtleri Osmanlı’ya yakınlaştıran ve simbiyotik ilişki içine sokan iki temel unsur vardı: 1) Din 2) Özerklik. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Kürtler özellikle ‚özerklik’ unsurunu tamamen kaybettiler. Fakat dinin açıdan da dolaylı kayıpları oldu Kürtlerin. Kürt aydın ve yurtsever kesiminin genellikle dini medreselerde yetiştiği dönemin toplumsal koşullarında medreselerin laiklik adına kapatılması, Kürtlerin toplumsal ve siyasal gelişimine vurulmuş ciddi bir darbedir. Bu bakımdan yukarıdan aşağıya yapılan Cumhuriyet reformları Türkler için başka Kürtler için başka anlam ifade etmektedir.
Cumhuriyet Türklere yeni bir devlet, yeni bir ulus, yeni bir toplum sunmuştur. Fakat Kürtlere bu yeni devlet, ulus ve toplum içinde erimenin ve asimile olmamın dışında herhangi bir yol bırakmamıştır. Bu bakımdan Cumhuriyet’in temel projesi toplumu klasik ulus-devlet anlayışı çerçevesinde homojenleştirme projesi olarak yorumlanabilir. Farklı dil, din, kültür ve etnik kökenleri bünyesinde barındıran Osmanlı’dan geriye iz ve hatıra kalmasını istemeyen Cumhuriyet sistemi, geçmişe ait olan bu düşünceyi hafızasından tamamen silmeye çalışmıştır. Bundan dolayı farklı kimlik ve kültürlerin belirtilen bu homojenlik projesi çerçevesinde eritilmeye ve yok edilmeye çalışılması Cumhuriyet’in temel politikası olmuştur. Cumhuriyet’in bu konuda başarısız olduğu da söylenemez. Çünkü Türkiye’de yetmiş iki milletten geriye sadece iki millet kaldı: 1) Türkler 2) Kürtler. Bazı küçük dini veya etnik azınlıkların dışında kendini millet olarak koruyabilen ve tanımlayabilen topluluk kalmadı Türkiye’de. Farklı toplumların büyük bir kısmı Türkleşti; geriye sadece Kürtler kaldı. Azımsanmayacak bir kısmı Türkleştirilen ve aynı zamanda sisteme entegre olan Kürtler, bundan sonra eritilemiyecek ve yok edilemiyecek boyutta ciddi bir nüfus bıraktı geriye. Cumhuriyet sisteminin karşılaştığı temel sorun da bu noktada yatmaktadır zaten.
Yukarıda belirtildiği üzere Türkler ile Kürtler arasındaki simbiyotik ilişkinin temeli Osmanlı döneminde ‚din’ ve ‚özerklik’ ilkesine dayanmaktaydı. Burada her ne kadar Osmanlı büyük idiyse de, yaşanan ilişkilerde belirli bir düzeyde ‚harmoni’ mevcuttu. Bu, her iki toplum için simbiyotik ilişkinin devam etmesini sağlayan önemli bir faktördü. Fakat Osmanlı kadar büyük ve güçlü olmayan Cumhuriyet, İmparatorluktan miras kalan toprak ve toplumlar üzerinde güç ve iktidar kurmaya çalıştı. Bu da, Kürtler ile var olan ‚harmoni’ ilişkisinin ortadan kalkmasına yol açtı.
b) Milliyetçilik, ayaklanmalar ve uluslaşma olgusu
Kürtler Osmanlı devleti ile simbiyotik ilişkiyi sürdürürken, bunu daha çok ‚Osmanlılık Kimliği’ üzerinden yapmaktaydılar. 20.yy’ın başlarına kadar İmparatorluk bünyesinde ciddi bir şekilde Türk veya Kürt milliyetçiliğinin olmadığı yakından bilinmektedir. Her iki milliyetçilikte İmparatorluk bünyesinde en son gelişen milliyetçiliklerdir. Fakat Osmanlı’dan Türk ulusal kimliğine geçiş oldukça sancılı olmuştur. Türk ulusal kimliğinin etnik, ırkçı ve turancı temelde gelişmesi özellikle Jön Türk devriminden (1908) sonra yaşanan simbiyotik ilişkinin ciddi şekilde kan kaybetmesine yol açmıştır. Bu dönemde genellikle Kürdistan dışında yaşayan Kürt aydınları gelişmekte olan etnik, ırkçı ve turancı Türk milliyetçiliğine karşı çıkmışlardır (istisnalar hariç); daha doğrusu bu tür bir idolojiye destek sunmamışlardır. Aksine kendi milliyetçi akımlarını geliştirmişlerdir. Kürt Teali Cemiyeti’nin siyasi fikirleri ve çalışmaları buna iyi bir örnektir. Fakat bu durum yerelde yani Kürdistan’da farklıdır; çünkü Kürt aşiret liderleri genellikle Mustafa Kemal’e destek sunmuşlardır. Bu dönemin siyasi ilişkilerine bakıldığında Kürt aydını ile toplumu arasında ciddi bir ‚uçurum’ olduğu hemen anlaşılır.
Cumhuriyet sonrası Kürt ayaklanmalarının bazı karekteristik özellikleri bulunmaktadır: En büyük ayaklanmalar 1925 (Şeyh Said), 1929/1930 (İhsan Nuri Paşa) ve 1937/1938 (Dersim-Seyid Rıza) olan bu ayaklanmalar, her ne kadar milliyetçi hareketler olsalar da, uluslaşma anlamında fazla bir mesafe kat edememişlerdir. Bu, iki temel nedenden dolayı böyle olmuştur: 1) Bütün bu hareketler bölgesel hareketler olarak sınırlı kalmışlardır 2) Toplumun farklı katmanlarını ortak bir ülkü için mobilize edememişlerdir. Mutlaka bunun birçok sebebi bulunmaktadır. Fakat dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda bunun en önemli gerekçelerinden birinin toplumsal (din ve geleneksel yapı) ve bir diğerinin de coğrafi yapı olduğu rahatlıkla anlaşılır. Kısacası belirtilen bütün bu hareketler Kürdistan’da bulunan farklı din, dil ve etnik kökenden insanları bir ve tek amaç için harekete geçirememişlerdir. Bundan dolayı da bölgesel ve katılım olarak sınırlı kalmışlardır. Bu bakımdan ‚uluslaşma’ süreci Kürtler’de gecikmeli olarak hayat bulmuştur.
Kürtler’de uluslaşmayı hızlandıran en önemli etken PKK’nin son otuz yıla damgasını vuran siyasal mücadelesidir. Ortak duygusu olmayan, ortak iradesi olmayan, ortak ideali olmayan, ortak gelecek projesi olmayan, ortak dayanışması olmayan bir toplumun uluslaşma şansı pek bulunmamaktadır. Nerede ve hangi bölgede yaşadığımızdan bağımsız, hangi dili konuştuğumuz, hangi etnik kökene ait olduğumuzdan bağımsız, sadece ortak çıkarlar ve duygular paylaşıldığında ulus yaratmak mümkündür. Aksi taktirde ne Alevi’yi Sunni ile, Zaza’yı Kurmanç ve Soran ile, ne de Yezidi’yi müslüman Kürt ile bir araya getirmek mümkün olmaz. O zaman da bu yapıdan ulus çıkmaz ortaya. Belirtilen bu toplumsal farklılıkları bünyesinde barındıran ve bir ulusa ait olma hissini veren hareket modern anlamda PKK olmuştur. En son Erdoğan’a karşı gösterilen tepki, belirtilen bu uluslaşma sürecinin bir ürünüdür.
Konumuz açısından bu durum, simbiyotik ilişkinin bitmesi anlamına gelmektedir. Simbiyotik ilişkinin devam etmesi, ancak her iki toplumun eşit haklara sahip olmasıyla mümkündür. Bu, sadece bir kaç kültürel hak ile değil, aksine sadece yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkündür.
Ancak hemen belirtmek gerekir ki Kürt tabanındaki kitlesel tepki, PKK ve DTP yöneticilerinin siyasetiyle çelişmektedir. Bunu kısaca şu şekilde ifade etmek mümkün: Bir yandan tabanda hızla gelişen ve Symbiose’nin dışına çıkma veya ayrılma talebi bulunmaktayken, diğer yandan da bu talebin PKK ve DTP tarafından arzu edilmemesi söz konusudur. Çünkü şu ana kadar dile getirilen bazı siyasi projeler (Demokratik Cumhuriyet / Türkiyelileşme) simbiyotik ilişkinin devam etmesi yönündedir.
Yorum Yaz
Yorumlar (1 Yazılmış)
-
Gönderen Mam Recall, 29 Kasım, 2008 16:05:37Sayin Topçuoglu..Yazdiklarinizdan fevkalede yararlandim.. Emeginize çok saygi duyuyor,başarilar diliyorum.!Mam Recall / U.S.A.



