Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 4 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031

image


Kürtler dil bayramını kutluyorlar. Yüzyıllar boyunca kendi halinde kendi mecrasında akan bu dil yirminci geçtiğimiz yüzyılın faşist ve üniter yapıların gazabına uğradı: Yasaklandı, cezalara çarptırıldı ve nerdeyse asimilasyon ve içselleşmiş, kendiliğinden işler hale gelmiş oto asimilasyon yüzünde yok olmanın eşiğine gelmişti. Ve Kürtler bu yok olma eşiğinde dillerini kurtarmanın ve dolayısıyla kimlik ve kişiliklerini korumanın uzun ve zorlu mücadelesi sonucu dillerini korumanın ve geliştirebilmenin yollarına ve araçlarına kavuştular. Her yılın mayıs ayını üçüncü haftasına rastgelen günleri dil bayramı ilan ederek başarının ve mücadelenin sevincini,  yine dili yaşatmanın ve yaratmanın mücadelesi olarak ele alıyorlar.
Ama hala dile dönük yok edici egemen politikalar ve ona hizmet eden gizli oto-asimilasyon tehlikesi aşılmış değildir. Ve hala alınması gereken mesafeler önümüzde duruyor. Bu mesafeleri kat ederken yeniden bir dilin asimile ediliş nedenlerini sorgulamak, tarih içindeki gelişimini ele almak bugün yapmamız gerekenlerle ilgili somut perspektiflerin ortaya konması açısından gerekli ve önemlidir.
* * *
Erk sahibi sınıf ve güçler bir halkın dilinin ve kültürünün yok edilmesini neden isterler? Kendini ezeli ve ebedi iktidar sahibi ilan eden oligarklar neden bir başka halkı asimile edip onu dilden ve kültürden ve dolaysıyla kişiliğinden yoksun bırakmak isterler? Yok etme, eritme, yok sayma, asimile etme, kendine benzeştirme gibi insan ruhunu ve benliğini hedef alan, topluluk kimliğini köklerinden koparıp başkalaşıma uğratan bu politikalara neden ihtiyaç duyarlar? Toplum tarihinin her aşamasında başka halkların veya insan gruplarının dillerini ve kültürlerini yok etme çabaları görülmüş müdür? Yoksa tarih sürecinde dilleri ve kültürleri asimile eden güçler bunu kendi çıkarlarına paralel olarak mı ele almışlardı?  Yine günümüz koşullarında, etkileşim ve iletişim araçlarında devrimin yaşandığı son yüzyılımızda hala dil ve kültürleri yok saymak ve bunun için, şiddet araçlarını devrede tutmak dahil, ne gerekiyorsa yapmanın bir anlamı var mıdır?
Bu soruları içinde yaşadığımız toplumda ve Türkiye koşullarında düğümlenen Kürt sorunu açısından değerlendirdiğimizde daha güncel haliyle de sormak mümkündür: neden hala Türkiye devleti veya hükümetleri,  Kürt dili ve kültürü üzerinde sistematik bir çözümsüzlükte ısrar ediyor?  Ve son aylarda, neden o muhteşem “kart kurt” söylemlerinden, deyim yerindeyse sessiz sedasız bir şekilde vazgeçip Kürtçe TV kanalı açtılar ve bazı üniversitelerde Kürdolojî kürsülerinin kurulmasından bahseder oldular? Eğer tüm bu girişimler Kürt halkının dilini, kültürünü, edebiyatını ve sanatını tanımak anlamına geliyorsa neden tam da bu konuda demokratik siyaset yürütenlere karşı tutuklama kampanyası başlattılar? 
Yaşadığımız tarihsel ve dönemsel sorunun kaynağını, neden ve sonuçlarını ortaya koyacak daha birçok soru sormam mümkün.
Kuşkusuz tüm bu sorunlar günümüzde ortaya çıkmadı. Tarihin bazı dönüm noktalarında, siyasete ve ekonomiye hükmedenler o süreç içindeki çıkarları bağlamında bugünün sorunlarının da temelini atmış oldular. Tam da bu noktada tüm bu soruları kurcalamak bizi sınıf çelişkilerinin başladığı aşamalara götürür
İnsanlık,  gelişimini dillerin ve kültürlerin çiçeklenmesine borçludur
Tarihin her aşamasında baskı, sömürü ve bunun uzantısı şiddet olmadı. Çok uzun bin yıllar, on binlerce yıllar insanlar dilerini, yaşam alışkanlıklarını, kültürlerini özgür bir şekilde geliştirdi. Anaerkil dönemde insanlık yaşadıkları tarımsal devrime paralel dil ve kültürde de atılım yaşamıştır. Bugünkü modern gelişmenin temeli o dönemin güçlü dil ve kültürlerinin gelişmesinde temellenmiştir. Bugün dünya dilleri arasında yer alan bütün diller neolitik dönemin özgür gelişiminde temellenmiştir. Belli başlı dil grupları olan Hint-Avrupa, Sami, Ural Altay, Çin-Tibet, Bantu dilleri geç ya da erken dönemde neolitik dönemde şekillenmişlerdir. Bu ortamda on binlerce yıl içinde temel almışlardır. Bu öyle bir sağlam temel alıştır ki sonraki yüzyıllarda her biri kendi içinde onlarca dilin yeşermesine, dal-budak salarak farklılaşmasına neden olmuşlardır.
Dilin varlığı ve gelişimi ekonomik ve siyasetin özgür gelişimi ile baş başa gitmiştir hep.
İnsan emeğinin sömürüsünün söz konusu olmadığı bu neolitik dönemlerde diller ve kültürler kelimenin tam manasıyla özgür bir şekilde gelişebiliyorlardı. Hiçbir kişi, hiç bir zümre bir başkasını egemenlik altına alma ihtiyacı duymadığından onun diline veya kültürüne dokunma, onu asimile etme ihtiyacı da duymuyordu. Bırakalım asimile etmeyi tam tersine özgür bir şekilde gelişen diller ve kültürler daha fazla yaşam kaynağı oluyordu. Açılıp serpilen diller daha fazla iş ve ilişkiye dönüşerek yaşam araçlarını çoğaltıyordu. Her bir işaret, yeni bir adlandırma, uyumlu hale gelmiş ortak davranış kalıpları, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler, folklorik değerlendirmeler hepsi birer renk ve güzellik anlamındaydı. İnsan topluluklarının kendi aralarındaki ilişkiyi belirleyen doğal süreçler olduğundan bir baskılama veya asimile söz konusu değildi. 
Dillerin ve kültürlerin doğuşundaki bu doğal gereklilik kutsal kitaplarda da yer almıştır.           Buna göre tanrı Âdem’i yarattı ve yaşayan her yaratığı ve nesneleri Âdem’in seslendiği gibi isimlendirdi. Hindu inanışında diller evrenin yaratanı Brahma’nın eşi tarafından yaratıldı. Bunun gibi birçok dini kitap ve tefsirlerde dillerin yaradılışına dair ilahi bir dayanak vardır.
Ancak bu özgür gelişim insan emeğinin mülkleştirilmesi ile birlikte kesintiye uğramıştır.  Emeğin mülkleştirilmesi insan bedeninin de mülkleştirilmesi anlamına gelmektedir. Kölelik üzerine kurulu sistem aynı zamanda toplumun sınıflara bölündüğü, bir kısım egemen güçlerin toplumun önemli bir kısmı üzerinde hak ve söz sahibi olması ile dil ve kültürün gelişimi de engellenmiştir.
Dil grupları Sömürüye dayanan toplumsal çatışmalarının başlangıcı, insan emeğinin gasp edilmesi süreci, güçlü olanın güçsüzün iradesine ipotek koyması süreci ile birlikte o insanın ve bağlı olarak, mensubu olduğu topluluğun dili ve kültürüne dönük saldırı da başlamış oldu. Egemen güç veya sınıflar baskı altına aldığı, köleleştirdiği toplulukların,  daha güvenli ve daha uzun vadede, emeklerine el koymak için onları dillerinden de arındırarak sömürülerini pekiştirmek istemişlerdir. Dili ve kültürü yok etme ve kendine benzeştirmenin temelinde ekonomik sömürü, talan, emek gaspı vardır.
Böylelikle dil ve kültürlerin neden asimile edildiğinin tarihsel nedeni açığa çıkmış oluyor.
Bu tarihsel neden değişen toplumsal koşullara ve egemenlik biçimine göre de değişikliğe uğramıştır. Özellikle işgaller, istilalar ve sömürgeleştirme siyasetinde o ülkenin ekonomik değerleri talan edilmesine paralel dil ve kültürler de tahrip edilmiştir. Yani maddi değer taşıyan ne varsa tahrip ve talan edilmiştir. Ama bu durum hiçbir zaman ve sistematik bir şekilde dillerin ve kültürlerin asimile edilmesine vardırılamamıştır. 19 ve 20 yüzyıl sömürgeciliği bu konuda farklılıklar göstermektedir. Kapitalizmi ve onun yüksek sanayisini halklara karşı en tahripkâr bir şekilde kullanan İngiliz ve Fransız yayılmacılığı dil ve kültürü de hedef alarak işgal ettikleri ülkeleri kendi coğrafi sınırlarına kattıktan sonra, ora halkını asimile ederek üzerinde güneşin batmadığı imparatorluklar inşa etme peşine düşmüşlerdi. Dil ve kültürleri dönüştürerek o halkları daha fazla ellerinde tutma, sanayi çarklarını o halkların ucuz emek gücü ile daha uzun yıllar çevirmeyi düşünmüşlerdi. 19. ve 20. yüzyılın kapitalist sanayisi her ne kadar gelişkin olsa da yine de insan emeğine ve dünya düzeyinde hammaddelerin işlenmesine dayanıyordu. Bu sebeple de hammaddeye ulaşımın önünde engeller olmamalıydı! O hammaddeyi işleyecek işgücü de ucuz olmalıydı. İşte bu neden işgal ve egemenlik altına almayı koşulladığı gibi asimile etme ve kendine benzeştirmenin de nedenini oluşturuyordu.
Bu politikayı 17. ve 18. yüzyıllarda İspanya ve Portekiz geniş Afrika ovalarında yüzlerce yıl uyguladı.  19. ve 20.  yüzyılda da onların ardılları olan İngiltere ve Fransa çok daha geniş bir alanda uyguladı. İngiltere’nin Hindistan da, Fransa’nın da Cezayir de uyguladığı asimilasyon ve kendine benzeştirme politikaları bu konuda en somut sonuçlar doğurur niteliktedir.  
Bir dili asimile etmek tarih boyunca ıkçı-sömürgeci amaçlara hizmet etmiştir
Sömürgeci-emperyalist devletlerin yayılma politikalarında başvurdukları asimilasyon politikaları temelde kendi sanayi çarklarının döndürülmesine hizmet eder. İdeolojik olarak da kendi uluslarını üstün ırk, dil ve kültürlerini de üstün dil ve kültür olarak ifade ederler. Diğer halkları ve kültürleri de aşağı sınıf ve halklar olarak nitelerler. Onların yaşaması, onların varlığı kendi sömürü sistemlerinin çalışması ile doğrudan bağlantılıdır.  Yani bir Cezayirli bir Fransız gibi konuştuğu, onun gibi düşündüğü ve onun kültürün kendi kültürü gibi benimsediği oranda ulusal direnç öğelerinden soyutlanmış oluyor. Bu da Fransa’nın Cezayir’de sonsuz bir egemenliği anlamına geliyor. Yine bir Hintlinin İngiliz dili ile konuşması, kraliyet değerlerini kendi değerleri olarak benimsemesi İngiliz hükümranlığı için bulunmaz bir fırsat yaratıyordu. Bu sebeple sömürgeci ve emperyalist yayılmacılar, gittikleri ülkenin zenginlik kaynaklarını sömürmekle kalmadılar, bunu sorunsuz ve sonsuz kılmak için de o topraklarda yaşam ve işgücü sahibi olan halkın dilini yok saymaya, kültürünü erozyona uğratmaya çalıştılar. Hintli ve Cezayirli bir insan kendini ve halk olarak değerlerini inkâr ettiği, dilini unutup yabancı güçlerin dilini konuştuğu oranda devlet sistemi içinde bir yeri olabilirdi. Ama kendi olarak o devlet sistemi içinde olamazdı. Böylelikle yerel halktan yarattıkları bu işbirlikçi kesimler asimile edilmiş, kendine ve halkına yabancılaştırılmış kişilikler oluyordu.
Bu uygulama onların sömürgecilik temeline dayanan sanayilerinin de bir emri gibiydi.
20 yüzyılda bu sömürgeci politikaya Alman devleti de soyundu. Sömürge paylaşımına geç giren Almanya bir ve ikinci dünya savaşına neden olan yayılmacı politikasını uygularken üstün ırk ideolojisini kendine bayrak yapıyordu. Diğer halkları ancak Alman ırkına hizmet edebileceği görüşü tüm faşist yayılmacı Alman politikasının temelini oluşturuyordu.  Her iki savaşı da Alman devleti çıkardı ama her iki savaş sonucu da Alman devletinin yenilgisiyle sonuçlandı. Dolayısıyla başka ulusları ve halkları Almanlaştırma, onların dil ve kültürlerini yok sayma ve yok etme gibi politikaları da uygulama alanı bulamadan son buldu.

Dil Siyaseti –II-
Bu süreç üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı Devletinde nasıl yaşandı?
Osmanlı devleti,  Batı’da kapitalizm ilkel sermaye birikimi dönemi yaşanırken çevreye açıldı. Özellikle Kürtlerin vatanı Mezopotamya’da yaşanan Osmanlı İran savaşından sonra ve İran ile varılan Kasr-ı Şirin antlaşmasından sonra Osmanlı devletine Orta Doğunun ve Afrika’nın kapıları açılmıştır. Osmanlı devleti, buraları Arap halifelerinden devralmış ve bir ümmetçi ideolojinin öncülüğünde dili ve milleti öğeleri geliştirmeden İslam topluluğunun siyasal çatısı olmuştur. Burada halkların dilini ve kültürünü asimile etmekten ziyade onun bir sentezini oluşturarak, biraz da faydacı yaklaşarak padişahlığını korumuştur. Zayıf ve çağın ekonomik gelişmelerinden habersiz bir imparatorluktu. Dolayısıyla asimile etme politikasına ihtiyaç duyacak durumda değildi. 19. yüzyılın başlarından itibaren Batıda gelişen yayılmacı kapitalizm karşısında uç imparatorluk topraklarından başlamak üzere güç ve toprak kaybı yaşamaya başlamıştır. Bu yüzyılın sonunda da iyice güçten düşmüştür. Böyle bir durumda bırakalım asimile etmeyi yerel halklara ve güçlere daha fazla inisiyatif verme durumunda kalmıştır.
Kürtler Osmanlı döneminde kendi iç otonomilerini korumuşlardır. İstanbul hükümeti zaman zaman bu otonomilere müdahale etse de Mirlikler ve beylikler bağımsız gelişmelerini korumuşlardır. Yüzyılın sonlarında da Osmanlı devleti kendi güvenliği için dahi olsa Hamidiye alaylarını kurarak Kürdistan diye adlandırdıkları bölgede bu alaylar vasıtası ile devlet otoritesi devam ettirilmiştir.
Osmanlıda Ümmet vardı. Kişiler Müslüman veya Rum diye nitelendirilirdi. Türk, Kürt kavramları pek öne çıkmazdı. Ama Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeler de ta Selçuklulardan beri de Kürdistan diye anılırdı. Bunda hiçbir sakınca görülmezdi. Osmanlı da dil siyasetinden ziyade İmparatorluğu dağılmaktan kurtarma güdüsü ile bazı ideolojik dönemlerden bahsetmek gerekir. Osmanlıcılık siyaseti ile Müslüman ve Hıristiyan tebaayı bir arada tutamayacakları anlaşılınca bu defa Panislâmcılık geliştirildi. Özellikle Yunanistan ve Bulgaristan gibi Hıristiyan halkların ayrılmasında sonra bari Müslüman halkları ellerinde tutsunlar diye İslamcılık tezleri geliştirmeye başlandı. Ama bu da özellikle Arap yarımadasını kopması ile birlikte suya düştü. Ancak bundan sonradır ki ittihatçılık gelişti. İttihatçılıkta var olan Osmanlı topraklarında yaşayan tüm halkları Türk yapma hevesi vardı. Ancak bu heves temelinde gelişen bir kapitalizm olmadığından üst yapıda siyasal iktidarı ele geçirip üstten dayatma ile bir Türkçülük geliştirme işine koyuldu. İttihatçıların bir numaralı destekçisi Almanlardı. Almanlar safında birinci dünya savaşına giren Osmanlı imparatorluğu bu savaşta yenilgi ile çıktı ve Osmanlı devleti çöktü.
Bu devletin enkazı üzerinde ve misak andı denilen ve Osmanlıdan arta kalan bölgelerde, daha doğrusu Anadolu ve Mezopotamya da bir Türk devleti inşa etme işine girişildi. Sonradan aşağı Mezopotamya İngilizlerin denetimi altına girince bugünkü Türkiye sınırları Lozan anlaşması ile çizilmiş oldu.
Bu kez Ankara merkezli Türkiye devleti zigzaglı söylemlerle doğdu. Yani Lozan da Kürtlerin de devletidir söylemleri arasında, yine 1921 anayasasının Kürtleri tanıyan esnekliği ve bizzat Mustafa Kemal in Kürtlere özerklik vaat eden açıklamaları eşliğinde Türkiye cumhuriyeti kurulurken adım adım Kürtlerin başına çorap örülüyordu. Neydi bu?
Red ve inkar politikaları ile beslenen tek dil, tek devlet, tek ulus politikaları en yoğun hali ile devrede!   
Türkiye cumhuriyeti birinci dünya savaşı sonrası oluşan yenidünya dengelerine yaslanarak kuruldu.  Doğuda Rusya yıkılmış yerine dillere ve kültürlere geniş özgürlükler veren Sovyetler devleti kurulmuştu. Emperyalizme karşı Sovyet devleti Türkiye’ye siyasal ve ekonomik yardımlarda bulunmuştur. Ankara merkezli hükümet kendi gücünü misak andında güçlendirirken yavaş yavaş Kürtler aleyhine olan politikalarını hayata geçiriyordu. Bu anlamda oluşturulan 1924 anayasası tamamen Kürtleri yok sayan bir anayasaydı. Kürt halkının hak ve özgürlük talepler, devletin asli unsuru olarak anayasada yansımasını görmesi mümkün değildi artık. Buna karşı aşiretlerin ve kimi modern tarzda örgütlenmiş örgütlerin isyan ve ayaklanmaları kanla bastırılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara hükümetleri Kürt halkının varlığından rahatsızlık duymaya başlamıştır. Her fırsatta Kürtlerin ayaklanma ve isyanlarını bahane ederek Kürt illerine ve kırsal bölgelere askeri harekâtlar düzenlemiştir. Böyle bir sıkıştırma ve kışkırtma ortamında dersim üzerine de sefer düzenleme kararı almaları son direnen kaleyi de ele geçirmeyi düşünmüşlerdi.
Otuzlu yıllar dünyada da önemli gelişmelere var. Önce İtalya da sonra da Hitlerin başa geçmesi ile Almanya’da yükselen faşizm, emperyalist kapitalist cephede tek dil, tek ulus ve tek devlet şiarını tam bir kafatasçı ve ırkçı zihniyetle ele alıyordu. İtalya ve Almanya’da yükselen faşizm içte Yahudi ve yabancı düşmanlığını beslerken dışa karşı da anti sosyalist bloğu güçlendiriyorlardı. Tek dil, tek ulus, tek devlet zihniyeti uluslararası burjuvazinin sığındığı bir slogan oluyordu.  
Türkiye bu zihniyete çok fazla uzak değildi.
Özellikle 30’lu yıllarda Kemalizmi bu esaslara göre yorumlamak moda idi. 1930 yılında dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte “bu ülkenin efendisinin Türkler olduğu” nun bilinmesin ister ve diğer tüm halkları da ancak bu efendiye hizmet etmekle görevli kılar ve diğerlerini köle olarak görür. Bu açıklama o dönemde devlet yapılanmasında şekillenen ırkçı ruhu yansıtma bakımından önemlidir. Ve kayıtlardan anlaşılıyor ki, bu kişi Türk devletinin adalet, anayasa, hukuk sistemini kuran kişililerin de başında gelmektedir. 
Dil siyaseti böyle yürütüldü on yıllarca.
Merkezi devlet güçlendikçe yereller zayıfladı. Devletin bu demirden törpüleyici sistemine karşı mecalden düşen diğer halklar ya içlerine kapandılar ya da asimile olmaya kendilerini yatırdılar. Kürtler ise uzun yıllar dünyadan tecrit kaldı. Dillerini günlük yaşamın zorunlu iletişimini kendi aralarında kullansalar da bu baskıcı ve yok sayıcı siyaset karşısında kendini daha fazla koruyamıyordu. Özellikle isyanların bastırılışı bölgelerde deyim yerindeyse “kılıç artıkları” kışlanın hemen yanında açılan okullarda Türk olmaya ve yaşamda, evde pazarda her yerde Türkçeyi kullanmaya başladılar.  Uzak dağ ve yaylalardan getirilen Kürt ve köylü çocuklar ise yatılı oklularda tornadan çıkmışçasına tek-tip Türkleştirilmeye çalışıldı.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin izlediği bu dil siyaseti Türkçeyi de geliştiren bir siyaset değildi. Kürdün dilini yok etmeye çalışırken Osmanlı sonrası bir dil de yaratmaya çalışıyordu. Dilin doğal ve toplumsal gelişimini dikkate almayan bu politika Türkçe ye de zarar veriyordu. Çünkü dillerin kendi doğası vardır. Tarihin on binlerce yıllık sürecinden akarak gelirler. Her dil kendi mecrasında akardı.
Dil siyaseti halkı bir bütün olarak başkalaşıma uğratma siyasetinin bir parçasıdır
Zaman değişmiş, çağlar değişmiş ama Türkiye hükümetlerinin bir devlet politikası olarak izledikleri dil siyaseti değişmemiştir. Nasıl değişsin? Ana yasa tek’lerle başlayıp tek’lerle bitiyor. Yasalar, ceza yasaları tek’lerin dışına çıkan söz ve davranışlara ağır cezalar, kısıtlamalar getiriyor. Son birkaç aydaki güncel yaşama yansıyan kısıtlamalar ve komik uygulamalar şöyle:
—Belediyecilik hizmetlerinde halkın kendi dilinden bayram kartı gönderen, duyuru asan, çok dilli hayat gerçekliğine uygun kararlar alan belediye başkanları ya görevden alındı ya da haklarında ceza talepli kovuşturmalarla karşılaştılar.
—Adında Kürtçe de kullanılan W,Q,X harfleri var diye yurtdışına giden veya gelen Kürt çocukları havaalanında içeri sokulmadı.
—Başbakan Erdoğan Diyarbakır’da sivil toplum örgütleri ile yaptığı toplantıda “Kürtçe serbest olursa, diğer diller de ortaya çıkacak, bu işler öyle kolay değil” yollu söylemlerde bulunarak dil yasağı konusunda devletin ne kadar da ısrarlı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
—anadilde eğitim isteyen öğrenciler tutuklanıp örgüt yöneticiliği ile yargılanmaya başladılar. Ana dil eğitimin kendi tüzüğüne koyan Öğretmen sendikası Eğitim Sen kapatılma ile yüz yüze geldi.  
—Tutuklular görüşte veya telefonla aileleriyle görüştüklerinde görüşmeleri engellendiği gibi görüş yasağı ile de karşı karşıya kalmaktadırlar. Tutuklu yazar arkadaşlarımızın Kürtçe yazdıkları anı, şiir, öykü ve roman gibi edebi eserler dışarı verilmemekte, keyfi uygulamalara tabi tutmaktadırlar. Bunu gibi basılı Kürtçe eserler içeri verilmemektedir.
—Yayınlanan günlük Kürtçe gazete olan Azadiya Welat gazetesi her yazısından dolayı takibata uğramakta ve yetmemiş gibi de ani toplatma kararları ile süreli olarak yayın yasağı ile karşılaşmaktadır.
Devletin hükümetleri eli ile yürütülen bu dil siyasetleri dili ve kültürü yok sayarken, devlet kendi eli ile de Kürtçeyi kendi, kanalından vermek durumunda kalması ve aynı sıralarda da üniversitelerde Kürtçe kürsülerini kurulması ne anlama gelmektedir? Aslında bu politika Kürt halkını yok sayan ve onun dilini, kültürünü asimile etmek isteyen devlet politikası ile çelişen bir durum değildir. Tam tersine birbirini tamamlıyor. TRT 6 ve Üniversite Kürsüleri ile bu dilin kalan özelliklerini nasıl yok edebiliriz, nasıl insanlar tarafından çekim merkezi olmaktan çıkarırız politikasıdır. Nitekim TRT 6’ nın kullandığı Kürtçe Türkçeleşmiş bir Kürtçedir ve hiçbir dil kural ve kalıplarına uyma, onu geliştirme kaygısı gütmeyen sıradan, içinde her şey olan bir dil ortaya çıkarıyor ki, bu da bu dili kullanan insanların psikolojisini bozmaktan başka bir anlama gelmiyor.
Kürt diline, kültürüne ve Kurt halkının varlığına gösterilen yaklaşımlar, TRT 6’nın program çekimlerine kadar yansımış ve sanatçı Rojin’i bile tiksindirmiştir. Rojin istifasının gerekçesinde nasıl Kürtçeyi kullananları aptal yerine koyduklarını,  programla alay ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum tabii ki, program setinde yaşanan sıradan kişisel tutumlar değildir, devletin dil politikasını ele veren bir yaklaşımdır. Çünkü devlet kendisi bile kendi TRT 6’sını bu kanalının geçici, operasyonel bir uygulama olduğunu iyi biliyor. Bu sebeple ne yasal ne de anayasala bir temeli yoktur. Devlet bu kanal ile Kürtleri ve Kürt dilini kabul etmemiştir. Eğer böyle bir durum olsaydı, bu var olan sorunların da bir çözüm yolu ve savaşı bitiren bir temel yaklaşıma dönüşebilirdi. Ama öyle değil. TRT 6 açıldıktan, Kürtçe Kürsünün kurulabileceği ilan edildikten sonra Kürt dağlarını, sınır içi ve sınır dışı demeden bombalamaları ne anlama gelmektedir? Tam da bu noktada Kürt dili ve kültürü için demokratik siyaset üreten DPT’ye ve onun üye ve yönetici kadrosu ve çalışanlarına karşı bu darbevari yönelimi gerçekleştirmek niçin? 
Dile sahip çıkmak, onu geliştirmek direnişin kendisidir
Yazımızın başında erk sahibi sınıf ve güçlerin neden bir başka halkın dilinin ve kültürünü asimile erdeler diye sorularla başlamıştık. Şimdi anlaşılıyor ki egemenlerin ruhunda ve sınıf karakterinde bu var. Onlar egemenliklerini sürdürmek için insanın emeğinin sömürülmesine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç o kadar sınırsız ki, insan bedenine, insan ruhuna ve benliğine kadar uzanır.
Burada direniş önemli. Zaten sınıflar mücadelesi, tarihi ilerleten motor güçtür. Egemenler hiç bir zaman kendi rızaları ile ezilenlerin haklarını teslim etmezler. Direniş ve mücadele egemenleri har zaman gerileten güç olmuştur. Burada da, Kürtler açısından da bu çok daha fazla geçerlidir. Dilini geliştirmek, kültürünü korumak için en önemli görev bizlere, aydın ve yazarlarımıza, okurlarımıza tüm insanlarımıza düşüyor. Bize düşen bu görevleri burada biraz açmak gerekiyor: Evde Kürtçe konuşmak, çocukların dili algıladıkları yaş olan 2–4 yaşlarında ana dillerinin o seslerini, tınısını mutlaka almaları gerekmektedir. Çocuk bu iletişim ortamında zaten iki dilli büyümek zorundadır. Ama ana diline öncelik vermek, evde çocukla iletişimde ana diline önem vermek her bilinçli anne babanın yapması gereken birer görevidir.
Sonra işyerinde, siyasal faaliyet ortamlarında, etkinliklerde, resmi ya da gayrı remi toplantılarda Kürtçe konuşmak dilin yaygınlaşmasında önemli bir etkendir. Çünkü bu yerlerdeki çalışmalarımız yaşamımızın önemli bir zamanını almaktadır. Bu yerlerde Kürtçe konuşmak ana dilin algılanmasını da kolaylaştırır.
En az iki dilli yetişmek, günlük yaşamda en az iki dil kullanmak, bazı bilim insanlarının vurguladığı gibi zekânın gelişimi üzerinde de olumlu bir etki yapar; hem de günümüzün demokratik dünyasında çok halklı, çok etnisiteli bir dünya gerçekliğine de denk düşen bir yaklaşım olur. Eğer tek dil, tek ulus tek, tek din veya tek kültür gibi dünya ve doğa gerçekliğine ters olan faşist ve üniter yapılar dünyasını yıkmak istiyorsak bu böyle olmak zorundadır. 
Bu yaklaşımlara dikkat emmemiz durumunda dili okuma yazma dili haline de getirmiş oluruz. Son yıllarda Kürtçe kitapların sayısında önemli bir artış görülmektedir. Ancak bunları okuma konusunda son derece sıkıntılar mevcuttur. Kürtçe kitaplar hala bir pazara sahip değildir. Bunun yarattığı negatif sonuçlar vardır. Bu negatif sonuçları ortadan kaldırmak için daha çok çaba sarf etmemiz gerektiği açıktır. Ama buradaki diyalektik döngüye de dikkat etmemiz gerekmektedir: Kürtçeyi iyi kullanmak, onu şiir dili olarak, öykü-roman dili olarak iyi kullanmak giderek okuru çeker. Okur okuduğu Kürtçe kitaptan zevk almaya başlar. Bu da bir Pazar yaratır. Öte yandan dili basit, herkesin anlayabileceği türden sade kullanmak ise dilin öğrenilmesi dolayısıyla konuşulması ve dinlenilmesini sağlar. Bu diyalektik döngü olmadan dil gelişimi de sağlanamaz.  
*Kürt Yazarlar Derneği Başkanı /AMED  

 

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

© 2009 aktuelbakis.org, All rights reserved.