E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Bir yanım 11 Kasımda asılan Êhsan Fetahiyan’ın dar ağacında salınan nazlı bedeninde, uzaklara bakan bakışlarına takılı kaldı, diğer yanım Bu Kalp Seni Unutur Mu dizisi ile Diyarbakır Zindanında yaşanan vahşetin, milyonda biri de olsa üzerinin aralanmasında, bir başka yanım son zamanlarda televizyonlara yanıysan kimi Kürd politikacılarının İstiklal Marşı’nı okuma görüntülerine takıldı kaldı, bunlar arasında mekik dokuyup duruyorum.
10 Kasımdan bu yana inanılmaz sarsıntı geçiriyor ruhum. Bir yandan diğer yana savrulup duruyor. Hepsi yüreğimi acıtıyor. Bağırmak, sesimin çıktığı kadar “yeter” demek istiyorum. Bunca işkenceye bir halk, toplum ve birey olarak insan dayanamaz. Durun ve biraz dinlenin, insanları acıtmaktan vazgeçin!
Fetahiyan’ın 19’daki bedeni dar ağacında aşağılık mollalar tarafından sallandırılırken, uzaklara, özgürlüğe kenetlenen gözleri insanlığa “utanın” diye haykırıyor. Belki aşağılık mollalar onu astılar ama asla o bakışlarını insanım diyen hiç kimseden alamayacaklar.
Kürdlerin egemenleri öylesine büyük kin ve nefret içindeler ki, aşağılık olmanın bile sınırlarını zorlayacak kadar vahşiler. Biri, Mollalar Fetahiyan’ın fermanını babası aracılığı ile cezaevi yetkililerine ulaştırıyor, diğeri Dersim’de yapılan vahşeti, sözde Kürd “açılımının” tartışıldığı gün, 10 kasımda TBMM’de gündeme getiriyor. Kürdeler için “çözümün” tek adresi olarak gösteriyor.
Her şey fırtına öncesi sessizliğe çekilmiş sanki.
Çok uzak zamanları yakın kılanlar, yakın zamanları ise uzaklara taşımanın telaşında olanlar.
Kürdlerin “balık” hafızasının unutacağı kadar uzak bir zaman dilimiydi. Daha Kürdlük ve Kürdistan adına bir şey yokken, bir yerlerde, çok kuytu bir mekanda, “asi” ve ya gelecekte o kervana katılacak yüreklerin etrafı dört duvar ve tel örgülerle çevrilmişti. Askeri potinlerle ve silahlarla kuşatma altına alınmışlardı. İhanet ve yok olmanın pençesindeki o yürekler, işkencede yapılan çelik bir çarkın dişlileri arasındaydılar. Her gün bir dişli daha vücutlarına batıyordu “Ne mutlu Türküm Diyene” demedikleri için.
Ölüm kurtuluşun bir başka adıydı ama bulmak çok zordu.
Öldürülenler kurtulmuşlardı, diğerleri yıllarca süren işkencelere maruz kaldılar “Andımız ve İstiklal Marşını” okumadıkları için.
Sonra çok uzun süre, on yıllarca bir çoğu cezaevinde kaldı, kendilerini “Türk” hissetmedikleri, görmedikleri için.
Tuhaf bir şeyler oluyor.
Anlaşılması zor bir zaman yaşıyoruz. Kim ne adına hareket ediyor anlamak çok zor. Karanlık bir zaman içindeyiz.
Dudaklar tereddütsüz ve kaygısız bir şekilde “Türküm” diyor, gönderlerde dalgalanan bayrağa bakarak, esas duruşta “andımız ve istiklal marşını” okuyor. Oysa “Türküm, andımız ve istiklal marşı”nı okumadıkları için, o ırkçı şeyleri insanlar ret ettikleri için yıllarca işkence görmelerine neden olmuştu. Yıllarca o işkencelere maruz kalanların gözlerinin içine baka baka “bir uzlaşı arayışı” adına bu ırkçı marşların okunmasının doğru bir politika olduğunu düşünmüyorum.
O “uzak” zamanda eğer insanlar o marşları okusaydı bugünler olmayacaktı, bunca acılar yaşanmayacaktı.
Barış çok güzel bir eylemdir. İnsanlık için kutsal bir anlam taşımaktadır. Gelecek sadece bu sözcüğün gizeminden saklıdır. Hiç bir insan yaşam dururken ölümü isteyemez. Yaşam barışın diğer adıdır.
Uzlaşı veya ortak bir nokta aramak başka bir şey, barış arayışında olmak çok onurlu bir duruş ama bu politika adına kimse Kürd halkına “andımız, istiklal marşı ve Türk’üm” gibi ırkçı marşları dayatmamalıdır.



