E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?

Bir taraftan 14 Nisan’dan bu yana, tamamen su’dan gerekçelerle Kürt halkının seçilmişlerine yönelik sürdürülen siyasi soykırım, diğer taraftan Türk basınına yansımayan askeri operasyonlarla devam eden belirsizlik, mevcut çatışmasızlık ortamını iyiden iyiye geriyor. Bitti denilecekken her gün yeni bir seçilmiş siyasi temsilci gözaltına alınıp tutuklanıyor. Türkiye devletinin tek temsilcisi AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı eliyle Türk ve Türkiye halkları uyutulmuş ve yaşanan olaylara tepkisiz bırakılmış, uyandığı zaman da maalesef birer zombiye dönüşmüş olduklarını görüyoruz. Seksen askeri faşist darbesinde bile bu kadar tutuklamanın yaşanmamış olması, sonradan olabilecekleri, bize Nazi Almanya’sında yaşanan zulümlerin ve acıların tarih kitaplarına yansıyan kısımlarını hatırlatıyor gibi…!
Bilindiği üzere Adolf Hitler, gönüllü olarak askere giriyor ve kısa bir süre içerisinde almış olduğu madalyalarla onbaşı rütbesini alıyor, daha sonra Faşist diktatör Mussolini’yi taklit ederek, hükümeti devirme çalışmaları sırasında tutuklanarak cezaevine girip dört yıl yattıktan sonra çıkıyor. Hitler uygulamaya koymak istediği planlarını ancak hükümeti ele geçirmekle olabileceğini düşünür ve partisinin başında üçüncü genel seçimlere girerek iktidar ortağı olup istikrar sağlanacağı ümidiyle Cumhurbaşkanı tarafından Başbakanlığa atanır ki; komünistlerin direnişini bastırabilsin. Hitler önce hükümeti, sonra Almanya’yı ele geçirir ve böylelikle Almanya’daki halkların ve daha sonra dünyanın başına bela olur. Zaten sonuçta da İkinci Dünya Savaşı çıkar.
İngiltere ve ABD güçleri Ortadoğu ve İslam âlemini doğrudan açık bir şekilde yönetemediği için, yine Müslüman olan devlet başkanlarını seçerler. Osmanlı imparatorluğu döneminde gizli güçler, imparatorluk; kendi kazanımlarına hizmet etsin diye en üst mevkilere kendi ekiplerini yerleştirirlerdi. Bunun sonucunda rahat yaşam ve bütün soy’una yetecek kadar servet sahibi ederler ki, emirlerinden çıkmasınlar. Şimdilerde de, işte önce İstanbul belediye başkanlığına getirilip halk tarafından tanınması ve sevilmesi sağlanılan Erdoğan ve yol arkadaşı olan Exter Üniversitesi mezunu Abdullah Gül’lü Türkiye devleti, bu sömürgeci güçlerin denetiminde görünüyor. Neden Hitler örneği denilecek olursa, sürecin benzerliği ve mantık birlikteliği diyebilirim. Birde Adolf Hitler ve Erdoğan’ın benzer yanlarını ortaya serecek olursak, nasıl Hitler; önce Almanya halkının sonra devletin korkulu rüyası ve belası, daha sonra da Dünyanın başına bela olduysa, Erdoğan’da şimdilerde aynı rolü oynadığının farkında olmasa gerek. “Erdoğan, ya bir denek’tir, ya da büyük Osmanlı rüyasındadır”. Erdoğan’ın tek millet, tek dil diye teklemesinin ardında yatan nedenin bir Kürt ve diğer halklar düşmanlığı olduğu gerçeği ortadayken, onu Hitler’den ayıran özelliğin sadece birisinin; asker kökenli, diğerinin; sivil siyasetçi oluşudur. Fakat siyasetçi oluşu Erdoğan’ın “süper özel yetkili” birisi konumundan çıkarmıyor. Adolf Hitler’in başkanı olduğu “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” dünya ekonomik krizinden nemalandı ve Almanya da söz sahibi oldu. Bilindiği üzere “AKP’nin kuruluşu ve iktidara gelişi, yaşanan ekonomik kriz sonrası” olmuştur. Ne hikmetse, her ne olursa olsun; hep kriz ve büyük bir karmaşıklık sonrası oluyor. Bu zat da, Hitler gibi büyük Almanya rüyasını gerçekleştirmek için karşısında gördüğü tüm halkları asimile etmek, mümkünse “sil baştan” yapmak ve sonrasında gizliden Osmanlı topraklarını tekrar hâkimiyetine almak için, açıktan ise dünya sömürgeci güçler ile tüm stratejik ortaklıkları yapıyor. Kürtleri ve Kürt coğrafyasını aynı geçmişteki hükümetler, devletler, imparatorluklar, saltanatlıklar, krallıklar ve hatta İslam devletindeki gibi yeniden parçalanmışlığın ortasında yeni bir parçalamayı amaçlıyor. Sömürgeci güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planını devreye koymak için Kürt coğrafyasına aynı geçmiştekiler gibi çıkarma yapmaya ve “ya teslim olur zenginliklerinizi verir hiçbir hak iddia etmezsiniz, ya da bugün sizi hapislere tıktırdıysak yarın toprak altına göndeririz” tehdidini açık bir şekilde dile getirmektedirler.
Tüm bunlara rağmen dikkat edilirse; bugün Kürt halkının yok olmamasının ve nüfusunun diğer halklara göre az oluşunun tek nedeni, hiçbir şekilde teslim olmamaları ve bu güne kadar direnmelerindendir. Gidin İslam devletinin ilk dönemlerine ve Mezopotamya coğrafyasının işgali sırasında yaşanan katliamlara göz atıp inceleyin, bakıldığında görülecektir ki, İslamiyet’in yayılışındaki, o dönem halife olan yönetim ve yürütücülerinin katliam politikaları yüzünden Kürt halkının nüfusu azalmıştır. Bu; katliam, korkutma, sindirme, kaçırtma, imha ve inkâr politikaları taa o dönemden günümüze dek sürmektedir.
Kürtler sürgünleri, katliamları ve ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, fiziki olarak soykırım ve sömürgeyi yaşadı. Lazlar aynı cendereden geçerken, geriye kalanların çok büyük bir bölümü Türkleşmeyi kabul edip, asimilasyona boyun eğdi. Roman’lar da ülkenin kölesi olarak en ucuz ve en düşük işlerde(fuhuş, esrar, eroin vs. gibi) çalıştırıldılar. Nasıl Hitler faturayı Yahudiler şahsında tüm insanlığa kesmişse, şimdi de Türkiye’de insanlığı esir almak için kendi yarattıkları ekonomik krizin faturasını başta Kürtlere, işçilere ve esnaflara kesmek istemektedirler. Sadece bununla da sınırlı kalmayacak, sürecin seyrine göre bu fatura tamamen Ortadoğu’nun hepsine kesilecek.
Tüm bunlar ortadayken sindirilmiş, duyguları bastırılmış, ezilmiş, kişiliksizleştirilmeye doğru itilen ve bu anlamda korkudan köle toplumuna dönüşüp sürekli uyuyan Türk ve devlet mantığının asimilasyona tuttuğu Türkiye halkları, elbet Erdoğan’ın Türkiye’yi büyük bir yıkıma doğru sürüklediğini göremez veya çıkarları gereği pastadan pay kapmak için görmek istemezler. Erdoğanlı Türk Devleti, Kürtlerle toplumsal uzlaşı yerine, sömürgeci güçlerle uzlaşıyı seçip, sürekli faşizm dalgasını yükselterek, askeri ve siyasi operasyonlara da son hız devam ederek, yaşanabilecek büyük bir savaşı da göze almış görünüyor. Bununla birlikte, ileride yaşanabilecek bir dünya savaşına da kapı araladığını hesaba katmıyor olacak ki, Türkiye’nin az da olsa kalmış onurunu daha çok sömürgecilere teslim ediyor. Erdoğanlı Türk Devleti, bir yandan sömürgeci güçler tarafından Ortadoğu’ya ilan edilmişken ve sömürgecilerin planlarını bir bir devreye koyuyorken, diğer taraftan kendisine müttefik arayışlarına, daha şimdilerden başlamış görünüyor.
Dünya sömürgeci güçleri ABD ve İngiltere’nin karşısında, onların vermiş oldukları ve onlardan devraldığı rolü unutarak yeni bir Osmanlı yaratma arayışları, yine ileride görülecektir ki; Türkiye’nin paramparçalığını gerçekleştirecek. Bu anlamda süreç bu şekilde devam ederse “asıl bölücülüğü şuanda başbakan olan R.Tayyip Erdoğan” yapıyor ve gerçekleştirmiş olacak. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarına yansıyan kısmıyla da, ”eğer Suriye’den çıkış yapmasaydım, üçüncü dünya savaşı çıkacaktı ve ben bu savaşı durdurdum” sözleri herkesin geçmişi görerek şimdiki durum için ani bir fren yaparak durup beklemesi ve yumruğunu çenesinin altına koyarak düşünmesini gerekmektedir.
Türkiye’de, ben devrimciyim, demokratım, liberalim, aydınım ve bir bütün olarak “insan’ım” diyen herkes unutmamalıdır ki; Dünya tekçi zihniyetinin yürütücüleri olan bu sömürgeci güçler, Erdoğanlı Türk devletinin kendi senaryolarına ters düştüğünü gördükleri anda büyük bir askeri ve biyolojik güç ve saldırılarla bütün dünyaya ibret bir şekilde Türkiye’ye yöneleceğini unutmasınlar. Erdoğanlı Türk Devletine nacizane tavsiyem; Ortadoğu politikalarına başta Kürt halkının özgürlüğünü kabullenerek başlaması, onun böylesi bir savaşın önüne geçmesini sağlayacaktır ve böylelikle Dünya; yeni bir Hitler görmeden barış içerisinde, yeni bir “Dünya Savaşından” kıl payı kurtulacaktır. Çünkü yüzlerce yıldır ve şimdilerde de üzerinde oyunlar sahnelenen coğrafya; Kürt coğrafyasıdır. Bu coğrafya Kürt milletinin onuru ve vazgeçilmezidir. Bütün güçler bilmelidir ki, ne Kürt onurundan vazgeçip sömürgecilerin kucağına düşer, nede bu kan emici vampirlerin oyunlarına müsaade eder.
mehmet_serhat_polatsoy@hotmail.com



