E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Kürtçe bir tek devlete serbest
- Veli Küçük ‘faili meçhul’ olayların planlayıcısı
- Öcalan'ı sorgulayan Albay da gözaltında!
- Aklınıza gelen herkes fişlenmiş
- Gizli Tanık 17: Mersin’deki bayrak yakma olayı Ergenekoncu Kutlu'nun işi
- Sakine Cansız serbest bırakıldı
- PKK artık Türkiye'yi değil İran'ı vuracak! /
- AVRUPA BARIŞ MECLİSİNDEN KADIKÖY'E DESTEK
- Ahmet Türk'ten İstiklal Marşı yanıtı
- Hakkari’de Emniyet Müdürlüğü’ne roketatarlı saldırı
Kemalizm siyasi bir ideolojidir. Bu siyasi ideolojinin temelleri veya kökleri Osmanlı’nın son dönemine kadar geriye gitmektedir. Fakat siyasi bir ideoloji olarak ilk defa Cumhuriyet Halk Partisi’ nin 1931 ve 1935 programlarında kabul edilmiştir. Ayrıca Kemalizmin simgesi olan ‘altı ok’ 1937 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte devletin ‘resmi ideolojisi’ olarak türk anayasasına damgasını vurmuş ve yerleşmiştir.
Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ‘tek parti’ dönemi de başlamıştır. 1945 yılından sonra da ‘çok partili’ siyasal yaşama geçilmiştir. Türkiye’nin siyasal hayatı bu zaman dilimi içinde sadece Cumhuriyet Halk Partisi tarafından belirlenmiştir. CHP’nin ‘tek’ ve ‘değişmeyen’ önderi/şefi tartışmasız Mustafa Kemal’dir. Yani devleti yöneten parti CHP’dir, fakat CHP aynı zamanda devletin kendisidir de. Kısacası bu durum, parti-devlet olarak da ifade edilebilir. Bu parti-devletin tek ve değişmeyen şefi ise Mustafa Kemal olmuştur hep.
Kemalizmin siyasi bir ideoloji olarak siyasal, toplumsal, kültürel alanlarda hayat bulması ve bir ideoloji olarak yerleşmesi belirtilen bu ‘tek parti’ döneminde olmuştur. Bu dönemi Kemalizmin ‘birinci meşruiyet dönemi’ olarak da tanımlayabiliriz. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte var olan muhalafet, az sayıda da olsa, Mustafa Kemal ve yandaşları tarafından ortadan kaldırılmış ve siyasi olarak ortadan temizlenmiştir. Özellikle bu temizleme süreci ‘İzmir suikasti’ diye bilinir.
Çok partili siyasal yaşamın ilk serbest seçimlerinde (1950) CHP iktidarı Adalet Partisi’ne kaptırmıştır. Bu yenilgi, aynı zamanda CHP ve dolayısıyla Kemalizmin aldığı ilk büyük darbe ve iktidar kaybıdır. Dolayısıyla 1950 -1960 yıllarını Kemalizmin ‘meşruiyetini yitirdiği’ ilk dönem olarak kabül edebiliriz.
Bu tarihten sonra (1950) CHP hiç bir zaman tek başına iktidara gelememiştir.
Kemalizmin bekçisi ve koruyucusu olarak kendini tek meşru güç olarak gören ‘ordu’, ilk serbest seçimlerden sonra iktidarı ele almak için fazla beklemedi. 1960 yılında yapılan askeri darbe, kaybedilen kemalist iktidarın tekrar kazanılması için gerçekleştirilmiştir. CHP’nin dışında olan diğer sağ ve sol partilerin partilerin Kemalizmin savunucuları olmadıkları tartışılmıyor burada. Malum CHP dışında kalan partilerin hangi siyasi yapı etrafında şekillendikleri ortada.
Fakat 1960 ve 1971 darbelerinin bir amacı vardı: o da kaybedilen ‘kemalist meşruiyetin’ yeniden sağlanmasydı. Kemalizmin siyasi bir ideoloji olarak yeniden meşruiyetini sağlamak ve bunu toplumun bütün kesimlerine benimsetmek ordu’nun her zaman birinci vazifesi olmuştur. Fakat 1971 darbasinden sonra sağlanan bu meşruiyetin, yetmişli yılların ortasından sonra yeniden bir krize girdiğini görürüz. Bu kriz, kendini daha çok dünyada esen 68 rüzgarı ve sağ-sol çatışmaları olarak yansıtmıştır. Sonuç olarak bu süreç Kemalizin meşruiyetini kaybettiği ‘ikinci’ dönemdir.
Bu meşruiyeti sağlamak için ordu’nun izlediği bir starteji vardı. Ordu’nun temel stratejisi Kemalizmi ‘Atatürkçülük’ maskesi altında yeniden şekillendirmekti. Birinci ve ikinci darbeden sonra hayata geçirilen bu proje, 1980 dabesiyle birlikte ivme kazanmış ve toplumun her kesimine şırınga ettirilmiştir. Ordu mensuplarına göre Kemalizmin içinde kendini sağcı, solcu, liberal, sosyalist ve komunist olarak tanımlayanlar vardı. Hedef bunların ortadan kaldırılıp, herkesin kendini ‘Atatürkçü’ olarak ifade etmesini sağlamaktı.
Ordu, bu projeyi büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Mesela ‘Türk Dil Kurumu’ ve ‘Türk Tarih Kurumu’ diye bilinen ve tek parti döneminde ortaya atılan ‘Türk Tarih Tezi’ ve ‘Güneş Dil Teorisi’ gibi ırkçı teorilerin temeli olan bu tür kurumlarlar, 1980 darbesinden sonra ‘Atatürk Dil ve Tarih Araştırma Kurumu’ olarak değiştirilmiştir. Bu kurumun Atatürk’ün yaşamına ve düşüncesine ilişkin yayınladağı yayınlar o kadar fazladır ki, insnanın kafası zaman zaman karışabiliyor. Eleştiri metodundan uzak olan bu yayınlar, aşağı yukarı birbirinin kopyasıdır. Fakat izlenilen bu yolla, Kemalizme ‘Atatürkçülük’ maskesi altında ‘toplumsal bir meşruiyet’ kazandırılmak isteniyordu.
Fakat Türkiye’de ordu, en son darbeden sonra yani 1980’lerin sonunda iki toplumsal muhalafet grubun siyasi olarak güçlenmesiyle karşılaştı:
‘İslamcılar’ ve ‘Kürtler’.
‘Siyasi İslam’ın ve ‘Kürt Ulusal Hareketi’nin özellikle 1990’dan sonra güç kazanması ordu’yu yeniden ‘meşruiyet’ arayışlarına yönlendirmiştir. Bunun sonucu olarak ta ‘28 Şubat Muhtırası’ gerçekleşmiştir. Bu postmodern darbenin, güçlenen bu iki toplumsal gruba karşı gerçekleştirilmiş olduğunu iddia etmek abartılı olmaz diye düşünüyorum. Bu muhtıranın arkasında, diğerlerinde olduğu gibi, kemalist resmi ideolojisinin meşruiyet krizi yatmaktadır.
Kemalizmin ‘altı ilkesinden’ sadece iki tanesi oldukça sorunludur.
Bunlardan biri ‘Laiklik’, diğeri ise ‘Milliyetçilik’tir.
Laiklik ilkesi islami kesimi hedef almaktadır. Milliyetçilik ilkesi ise sadece Kürtleri hedef almaktadır. Kısacası, İslamcıların Laiklik ilkesi ile, Kürtlerin Milliyetçilik ilkesi ile sorunları vardır. Fakat İslamcıların Milliyetçilik ilkesi ile herhangi bir sorunları yoktur. Aynı zamanda Kürtlerin de Laiklik ile çok fazla bir sorunu yoktur.
Ordu’nun en son muhtırasını da, yukarıda belirtilen ‘kemalizmin meşruiyet arayışları’ çerçevesinde ele alıp değerlendirmek, bana göre daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.
Çünkü sorunun gerçek anlamda laiklik olmadığı ortadır. Perdenin önündeki oyunda laiklik elden gidiyor oyunu oynanıyor ama asıl önemli olan ve perdenin arkasında oynanan oyunda ‘kemalizmin meşruiyet arayışları’ olduğunu düşünüyorum.
Sebahattin Topçuoğlu
topcuoglu@aktuelbakis.com



Güncel