Mavi Uçurtma

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 35 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


Soğuktu, Şubattı; kapıda ölümü çağıran bir ayaz vardı. Borandı, kardı; , içeri kadar dolan bir ıslık çalıyordu fırtına...
Salondaki kanepede uyuyordum. Soğuktan mı, sancıdan mı uyandım bilemedim? Ama  gözümü açtığımda hem üşüyordu bedenim, hem de acıyordu. Zamanı gelmişti. Kaç zamandı diken üstündeydim zaten. Doğruldum! Ellerimle karnımı yumuşatmaya çalıştım. Sancım artıyordu. Odanın kapısına kadar yürüdüm iniltiyle.  Eşikten içeri başımı uzattım, Yılmaz uyuyordu. Yanımda ki kadın güven ve huzurla kendini koy vermişti yatağa.  Yılmaz’ın gözünde bana dair bir şeyler görmeye çalıştım; o kırmızı gece lambasın da. Ayrıntıları gizlemişti o koyu ışık göremedim. Gidip uyandırsam, ‘Kalk Yılmaz bebeğimiz gelmek özere’ desem kalkar mı acaba? Telaşa girer mi? Beni alıp hemen hastaneye ulaştırmaya çalışır mı?

Ya dedikleri gibi beni kapının önündeki telefon direğine asarlarsa? Öyle demişlerdi ya, Yılmaz’la eşi ‘O bebeği sakın doğurma, doğurdun mu kendini telefon direğinde asılı bulursun’ deyip kahkahalarla gülmüşlerdi sonra.

Korkmaya başladım ve geri geldim. Biraz önce kalktığım kanepeye. Sancım bir artıyor bir azalıyordu. Aniden bir su aktı benden. Kanepeyi, ayaklarımı tümden sular içinde bırakacak kadar büyük bir hışımla akmıştı. Bu suyun doğumun habercisi olduğunu duymuştum. İçim boşaldı birden. Ayağa kalktım mutfağa geçtim. Kapıyı kapattım. Camı kırıktı mutfağın. İçeriye ayaz bütün kuruluğuyla sızıyordu. Sancım dayanacak gibi değildi. Tezgaha tutundum, yalnızdım; yapayalnız...

Fakat ret ettiler beni. Adımı bile anmak istemiyorlarmış. Onları öyle bırakıp gitmenin tepki cezasıydı. Yılmaz’ı iş dönüşü İstanbul’un o uzun sokaklarında görünce, nasıl da aşk dolamıştı her yanımı. Bana olan sevgisini nasıl da sıcak içten bir dille anlatmıştı. Ayrılmış olmamıza rağmen, ta a Diyarbakır’dan İstanbul’a kadar benim için yollara düşüp geldiğini ağlayan gözlerle anlatırken, ben nasıl bırakabilirdim ki onu artık? Bana kendini tümden adadığını o kadar yalın anlatıyordu ki tüm dünya yı, ailemi, kardeşlerimi, bulunduğum şehri bırakıp onunla gitmeme değerdi. O an vazgeçtim zaten her şeyden.

Bir tek onu gören gözlerle, İstanbul’u ardımıza bırakıp kaçmıştık. Ağrım yeniden başladı. Ikınmam gerektiğini annem kardeşimi doğururken görmüştü. Hiç bu kadar yalnız ve ağrılı his etmemiştim kendimi.    Arada bir  çömelmeye çalışıyordum ama karnımdaki ağrı o kadar şiddetliydi ki, hiçbir şekilde durmam ağrıyı azaltmıyordu. Biraz bağıra bilsem belki daha kolay gelecek bebek? Ama uyanırsa odadakiler, tutar telefon direğine asarlarsa sonra beni...

Ağrım arttıkça kolumu ısırıyordum. Şubat tüm kasvetiyle içeri sızıyordu. Ama ben his etmiyordum. Yüzüm bedenim ter içindeydi....

Yalova’ya ardından Diyarbakır’a getirmişti Yılmaz beni. Zaten kaç yıllık arkadaşlığımız hep Diyarbakır’da sürmemiş miydi? Buraya geri dönmek bile her şeye bedeldi.  O vakte kadar Yılmaz kusursuz bir insandı. Etrafında dört dönüyor. Bir dediğimi iki etmiyordu.  Ardından kısa bir süre sonra ablasında kaldığım günlerde kazara duymuştum Yılmaz’ın evli olduğunu. Sonra iki çocuğunun olduğunu da o an öğrenmiştim.
Şaşkınlıktan dizlerimin bağı çözülmüş, olduğum yere çöküp kalmıştım. Hemen akabinde dediği gibi işyerinin olmadığı, ayyaş-berduş bir hayat sürdüğünü de öğrenecektim.  Yavaş yavaş tanıdığım o mert, anlayışlı, melek huylu Yılmaz’ın sadece maske olduğuna da şahitlik edecektim. Fakat geri gidemiyecektim de.

Kimim vardı ki? Ailem silivermişti beni defterinden, Yılmaz’ın gözünde de cazibesini yitiren bir kadındım. Büyü bozulmuştu. Kim o sihri yapmış ve sonradan bozmuştu belli değil di. Üstüne üstlük hamile kalmıştım. Bu tümüyle gözünden düşmem için yeterliydi. Kasıklarım parçalanıyor gibiydi. Tümden açtım bacaklarımı ıkınmaya devam ediyordum. Elimi tutacak, teselli verecek sıcak bir ele ihtiyacım vardı. Tezgahım buz gibi mermer taşının köşesi vardı avuçlarım da. Bir gidiyor, bir geliyordu sancım. Ölüme en yakın olduğum anlardı. Ne kadar sürdü bu kan ter içinde kalışım bilmiyorum? Yılmaz, hep kürtaj olmamı istemişti.  ‘Ben bakamam çocuğuna’ demişti; durmadan. ‘Çocuğuna’... İkimizin değilmiş gibi.  Dölünü ödünç, satın almışım gibi sadece benim çocuğum.

Yine de kürtaj için hastaneye göndermeyi başarmıştı. Ne var ki bebek beş aylıktı ve kürtaj edilemezdi artık. Bütün uğraşlara rağmen alınamadı. Tüm haksızlıklara rağmen yine de beni mutlu eden buydu.  Bırakıp gidecek bir yerim, yurdum, kapım olsaydı belki çıkar giderdim.
Fakat daha on yedime yeni girmiştim ve üstüne üstlük hamileydim. Onun için Yılmaz’ın dayaklarına, eşinin hakaretlerine, annesinin lanetli bakışlarına sessizce katlanıyordum. Oysa Yılmaz, Mavi Uçurtma uçurtacaktı benim için. Hep öyle derdi. ‘Gökteki tüm mavilikleri toplayıp sana uçurtma yapacağım’. İki yıl boyu peşimden koşturmuştu; ben yine de yüz vermemiştim. Sonra ne olduysa, sarmaşıklar açtı, her taraf mavileşti, güneş başka doğmaya başladı. Ayaklarım yerden kesildi ve ben aşık oldum.

Yeniden doğmuştum. Bebek gelmişti, bacaklarımın arasında duruyordu. Kan içindeydi, kan içindeydim. Elimi attım kucağıma aldım.  Bundan sonra ne yapılırdı bilemiyordum.

Sesi çıkmaya başladı oğlumun. Göbeği nasıl kesildi? Bu etrafındaki şeylerden nasıl kurtulunurdu bilmiyordum? Bebek durmadan ağlıyordu. Kırık camdan içeri sızan soğuğu yeni fark ettim. Bebek titriyor ben titriyordum. Az sonra Yılmaz’ın annesi kapıyı açtı. Bağırıp-çağırdı. Bu ne haldı böyle. O zalim kadından birden annelik şefkati saçılıyordu. ‘Niye beni uyandırmadın’ diye azarlamaya başladı. Uyandırsa mıydım?  Oysaki her daim en çok Yılmaz’ı kışkırtırdı. Bir kez olsun  sevgiyle bakmamıştı yüzüme. Oğlunun beni değil de, ben oğlunu aldatmışım gibi kin ve nefretle bakmıştı bana hep...

İçeri koştum, elinde makasla döndü. Göbek kordonunu kesti; ikimiz de hala zangır zangır titriyoruz. Bebek en az on dakikaydı öyle elimde çırıl çıplak bekliyordu. Çaresizlik için de kalakalmıştım. Annesinin çıkardığı velveleyle Yılmaz, bir yabancı gibi bakıyordu bana. Kinle, öfkeyle...
Doğurmuştum işte, artık telefon direğine asabilirlerdi... Annesi bebeği yıkamaya çalışırken, kapıda duran eşine ‘şunları biraz temizle, toparla kızım’ dedi. ‘ Hamile kalıp doğurmayı becerdiysen, kanını temizlemeyi de becerir herhalde. ‘değip çıktı gitti eşi.

Ayağa kalkmaya mecalim yoktu. Perişandım! Tüm gücümü doğurmaya harcamıştım. Yine de duvara tutuna tutuna kalktım ve kanları temizlemeye başladım. Bebeği götürüp içerde bir yere yatırdıktan sonra, gelip beni kolumdan tuttu ve içerdeki bir döşeğe yatırdı annesi.

Yorgunluğun koynunda uyku beni alıp götürdü. 

Umut, koydum adını oğlumun. Bebekler bu kadar güzel miydi hiç fark etmemiştim. Bu dünyadaki en güzel şeyin onu seyretmek ve emzirmek olduğunu anlamıştım. Hep ağlıyordu  ama. Her bebeğin ağlayışı gibi değil, yırtılırcasına, parçalanırcasına.... Vardı bir terslik ama bir türlü düzeltemiyordum. Yılmaz, bir gün olsun gelip bakmadı yüzüne. Eşi kapıma yanaşmadı....

Yılmaz’ın annesi kursaktan yukarıda olsa bazen şöyle yap, böyle yap diyordu.  ‘Bie doktora göster şu çocuğu’ demişti.  Yılmaz’ın umurunda değildi. Her gün yalvarıyordum; bebeği hastaneye götürelim diye; oralı bile olmuyordu.

Taşa dönmüştü o kaşına-gözüne o gülüşüne ruhuna tutulduğum adam. Bir ay, tam bir ay geçmişti. Umut daha bir fenalaştı. Bir türlü susturamıyorum, ateşini düşüremiyordum. Canıma tak etmişti. Bebeğimi aldım, kimseyi beklemeden ve kimseden izin istemeden koyuldum yola.  Göğsüme sıkı sıkı bastırmıştım, susmuştu, hiç sesi çıkmıyordu. 

Uyu bebeğim uyu, az kaldı dedim.  Yol boyu hep bunu tekrarladım. Hastaneye ulaştığımda hala uyuyordu.  Doktor yüzünü açıp baktığında, bir bana bir Umut’a baktı. İkimizi de acıdı herhalde?  Sonra geç kalınmışlığın soğukluğuyla ‘Ölmüş,’ dedi.
Ölmüş, ölmüş...

Hayır ölmemiş yalan söylüyorsunuz deyip yeniden göğsüme bastırdım ve oradan kaçtım.  ‘Ölmemiş’, ‘ölmemiş Umut’ diye sayıklamaya başladım. Eve kadar bir kez olsun yüzünü açmadım. Eve gelince de kimseye dokundurtmadım. Bağırıp-çağırıp küfür ettim. Vurdum-kırdım her şeyi ama hala göğsüme sıkı sıkı bastırıyordum. Kaç saat sürdü bu bilmiyorum? Kendimden geçmişim; kollarımın arasından alıp götürmüşler. Uyandığımda uçurumdan aşağı düşüyordum. Var mıyım –yok muyum  farkında değildim. Rüyamıydı gördüğüm? Umut’u istedim yeniden, getiren olmadı. Ağladım, bağırdım, isyan ettim saçlarımı yoldum geri gelmedi.

Çıldırmıştım, baş edemediler bir odaya tıkadılar beni.  Bir ay, sadece bir ay yaşadı Umut...

Baharı bile görmedi. Baharı bekledim hep. Ona Mavi Uçurtma yapacaktım. Zatüre olmuştu Umut... Doğurduğum o vakit elimde çaresizce beklerken ve titrerken bedeni mosmor kesilirken zatüre olmuştu.

Özerinden bir ay geçti. Bölünen parçalanan ruhumu, bedenimi toparlayamıyordum. Bana Mavi Uçurtma yaptırmayan o adam, hayatımın pençeleri arasına alıp sıkan, sonra kum gibi ufaltan o adam...

İki arkadaşıyla birlikte kahveden çıktı. O bendeki umutları fena vurmuştu.

Seslendim! Sadece seslendim. Başka bir şey dememe gerek yoktu.  Bana döndü, silahı doğrulttum ve tetiğe bastım elim hiç titremedi.
Alnın ortasından vurmuştum.

Yere yığıldı...

Çıkıp gittim. Kabusa dönen hayatımın bir perdesini kapayıp, başka bir perdeyi açmak için çıkıp gittim.

Kendimi yeniden toplamak için...

Gülazer Akın

E tipi kapalı cezaevi Adıyaman

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (3 Yazılmış)

  • Gönderen heval, 25 Ocak, 2008 22:29:49
    çok etkilendim kendimi tutamadım ağladım.ne zor günler yaşamışsınz başınız sağolsun.gerçek sevgiyi seveni bulmak çok zor umarım bir an önce özgürlüğünüze kavuşursunuz.hayat herşeye rağmen devam ediyor.
  • Gönderen antepli seda, 23 Ocak, 2008 19:31:01
    basın sağolsun ibretlik oly hayat işte kadın olmk zor allah yrdcin olsun krdş
  • Gönderen şspof, 04 Aralık, 2007 16:52:11
    başınızadan geçenlere çok üzüldüm.bu yaşdıklarınızın olabileceğini bilseydiniz peşinden gitmezdiniz bu yazınızdan işallah başkaları ders alır

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com