E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Ağrı’da ölen Binbaşı, Silopi kayıplarında jandarma komutanıydı
- Çatışmalar yeniden şiddetlendi, 1 binbaşı öldü
- Cemil Bayık: Güney Kürdistan tarihi sorumlulukla karşı karşıya
- Öcalan'ın kitabının cezaevinde yazıldığı iddiasına yalanlama
- Kürt Sorunu Medyada Özgürce Tartışıldıkça Sıra Çözüme de Gelecek
- 70 yıl önce Dersim’de yaşananlarla yüzleşmek!/Hasan Cemal
- Yoksa Kürt açılımını da Bahçeli mi yapacak!/Ruşen Çakır
- Kürtlerin tek bayraklı üniter Türk devletine itirazları var/Memo Şahin
- Hitler en nazik yerinden vurulmuş
- 'Sahte JİTEM'ciler Tuğgeneralin adamı çıktı!
Sıvasız, toprak evde, aslında ev de denilmez ya, küçük kulübe de kalıyor du. Evin kileri de denebilirdi oraya . Yada hayvanların barınak yeri, fazlalıkların, artıkların konulduğu yer.
Burada kalırdı Süphiye, ona ayrılan yer kapının hemen yanıydı. Başka bir yere taşıyamazdı yatağını; çünkü, keçilere, koyunlara, erzaka ayrılan yerdi orası. Diğer herkes biraz ötedeki evde idi . Beş yaşından beri Süphiye burada, bu tahta kapının arkasında yaşıyordu. Şimdi ise on iki yaşındaydı; belki de on üç... On üç çünkü göğüsleri belirlemeye başlamıştı. Evdekiler yaşının büyümesini değil de göğüslerinin çıkmasını, adet olmasını bekliyordu.
Süphiye’nin yatağının hemen önüne serildiği kapıyı, açıp kapatmak için, kapının tümünü kaldırıp ileriye yada geriye ittirmek hatta omuz verip itmek gerekiyordu. Çünkü normal tahta kapılardan değildi; hangi ağaçtan yapılmaysa kaya gibi ağır bir şeydi.
Pervazı olmayan , menteşeyle yada herhangi bir şeyle duvara monte edilmeyen kocaman geniş bir tahta parçasıydı; sadece duvarın önüne konuyordu. Kocaman ağır kapı sayısızca kez Suphiye’nin üstüne düşmüştü. Sol ayağındaki eğiklik , omzunda ki düşüklük ve burnunda ki ezilme kapının umulmadık anlarda üzerine aniden düşmesinden oluşmuştu. Üzerine düşen kapı tıpkı gece rüyalarında gördüğü canavarlara benziyordu. Ağlamıyor bağırmıyor yardım bile istemiyordu.
Acı içinde onu inlerken gören komşuları, kırılan yerlerin, birkaç çubuk kirli bir paçavrayla bağlar birkaç ay sonra o çubuklar açıldığında, kırılan yerleri eğri büğrü olsa da, acı çekmediği için iyileşmiş sayılırdı. İçi hiç iyileşmese de bedenine açılan yaralar kapanıyordu işte.
Kimsenin yüzüne bakmaz, kimse ile konuşmaz , kimse ile oynamazdı.
köyde bir evin kapısını açtığı birinin avlusundan içeri girdiği hiç görülmemişti. O, sadece koyunları güder, tavuklara yem verir, evi temizler ve kim ne derse o işe koştururdu. İtirazsız...
İsteyerek mi, azap çekerek mi iş yaptığı anlaşılmazdı yüzünden.
Yüzü son derece ifadesiz; çevresinde olup bitenlere karşı ise çok tepkisizdi. Bakışlarına ve yüz hatlarına kazınan tepkisizlikten olsa gerek; köyde onun yüzünü tarif edecek güzel yada çirkin olduğunu söyleyecek tek bir insan bile çıkmazdı. Yüzü de varlığı gibi varla yok arasıydı. Gölge gibi aniden kayıp yok olan gri bulutlar gibi silik yüzü; beş yaşından beri hep böyleydi. Köylülerin ne acıdıkları nede sevgi duydukları Süpiye’ye kimse kötü bir söz söylemezdi.
Daha on yaşında var yoktu başına bir yazma bağlatmışlardı; gri çamur rengini andıran, sanki hiç yıkanmayan Süphiye’nin sessizliğine, aynıdan lığına eşlik eder gibi, tepesinden hiç inmeyen bir yazma.
Üstüne hep aynı kıyafeti mi giyerdi, giydiği kıyafet ne renkti, nasıl bir modeldi, gerçekten üzerindeki kıyafetmiydi çuvaldan bozma bir kumaş parçası mı kimse bilmiyordu. Suphiye bu bilinmezliği gölge gibi varla yok arasındaki varlığı ile insanların aklına kazınmıştı.
‘Süpho ölmüş! Süpho ölmüş!’
Köyün delisinin sesi ortalıkta çınlayınca, meraklanan konu komşu; Süphiye’nin yaşadığı kiler ile ahır arası kulübeye koşturdu. Ağır ve kocaman tahta; kapı niyetine kullanılan supiyenin bedeninde kırılmadık yer bırakmayan o hain yine düşmüş Suphiye’nin bu kez canına mal olmuştu.
Ölen yalnızca Suphiye değildi. Amcası, belden aşağı çıplak görenleri iğrendiren isyan ettiren bir şekilde cansız yerde yatıyordu.
Süphiye’nin yırtılan donu, başından düşen gri yazması ve korku ile çarpılan yüzü çırpındığını amcasının elinden kurtulmaya çalıştığını gösteriyordu. Amcasının iri yarı bedenine karşı direnirken kapıya çarpıp devrilen kapının altında kaldığı çok açık belliydi.
Süphiye’nin annesi ve babası öldüğü zaman; tüm malına- mülküne el koymuş,”yeğenime ben bakarım” deyip, köy ve mezra da mertlik göstermişti. Allah’ın izniyle büyür Suphiye, sonrada gelinim yaparım; zaten amca baba yarısı değimlidir; diyen adam, şimdi bir ayıp abidesi gibi köylülerin ayaklarının dibinde belden aşağı çıplak halde ortada duruyordu. Düştüğü günah kuyusu aydınlığa çıkmıştı.
Gelen köylüler ağızlarını önce kapatıyor birbirilerine bakmaya utanarak yarı çıplak adama tükürüyor sessizce çekilip gidiyorlardı.
Minicik bedeninde göğüsleri belirmeye başlayan suphiye daha adet olur olmaz, amcasının oğullarının önce tacizlerine maruz kalmış ardından da her üç amca oğlu onu nerde sıkıştırırlarsa orada tecavüz etmişlerdi.
Süphiye’nin ölümü, karanlıklarda kalan gerçeklerin üzeri örtülen sırların gün gibi ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Mezra dakiler o zaman anlamıştı Süphiye’nin niye o kadar dilsiz ve anlamsız baktığını...
E tipi kapalı cezaevi Adıyaman
Yorum Yaz
Yorumlar (3 Yazılmış)
-
Gönderen cevahir, 09 Kasım, 2008 16:23:28az gelismis pek cok toplumdaki encest iiskilere aci bir ornek. Biraz gec okudum cünkü kalemi yeni sivrilen bu yazari yeni kesfettim.Yilarini ceevinde gecirmeye mahkum edilmis genc bir kadinin okurlarininin duygularini zorlaya kalemini hep konusturmasi dilegiyle......
-
Gönderen Mevlude Acar, 23 Şubat, 2008 02:17:39her ne kadar kadınların tek acsı bu olmasa da yinede kadınları helede çocukları çokçok ürküten bu konuyu böyle net ve belirgin öyle çarpıcı vurgularla anlatmışsınki herkesi nerdeyse yaşadığını unutacak kadar düşündürüyorher türlü art niyete ve her türlü kötülüğe de artık yeter diyelim edi bese
-
Gönderen şilan, 23 Kasım, 2007 21:05:18öyle güzel konulara değniyorsunki yerçekleri yansıtıyorsun,birde erkekler töre cinayetlerinden bahsediyorlar. yazıklar olsun daha nezamana kadar erkek egemenliğini altında yaşayacağız.



Güncel