E-bülten
Haberlere abone olun:
Bu yazıyı beğendiniz mi?
(toplam 26 oy)
Çok Okunanlar
- Ağrı’da ölen Binbaşı, Silopi kayıplarında jandarma komutanıydı
- Çatışmalar yeniden şiddetlendi, 1 binbaşı öldü
- Cemil Bayık: Güney Kürdistan tarihi sorumlulukla karşı karşıya
- 70 yıl önce Dersim’de yaşananlarla yüzleşmek!/Hasan Cemal
- Yoksa Kürt açılımını da Bahçeli mi yapacak!/Ruşen Çakır
- Öcalan'ın kitabının cezaevinde yazıldığı iddiasına yalanlama
- Kürt Sorunu Medyada Özgürce Tartışıldıkça Sıra Çözüme de Gelecek
- Kürtlerin tek bayraklı üniter Türk devletine itirazları var/Memo Şahin
- Hitler en nazik yerinden vurulmuş
- 'Sahte JİTEM'ciler Tuğgeneralin adamı çıktı!
01 Şubat, 2008 23:09:00 | 1411 defa okundu | Günay Aslan
Rilke, ‚herkes içinde bir mektupla doğar, ama o mektubu okumayı ancak kendine karşı dürüst olanlar başarabilir‘ diyor.
Edebiyatta yeni bir Tanrı imgesi yaratan Rilke,‘ye göre Tanrı bize bir mektup yazmış, bizi yazdığı mektupla birlikte dünyaya göndermiş, okuyabilmemiz için de kendimize karşı dürüst olmayı şart koşmuş.
Tanrı bu, yapar mı yapar!
O’nun hikmetinden sual edilmez. Bir bildiği vardır elbette.
Fakat dürüstlük en çok ihtiyaç duyulan bir erdem olmasına karşın, bütün değerlerin yerlebir edildiği, yozlaşma ve çürümenin hayatı tükettiği, bencilliğin başını alıp gittiği, insanın insanın kurdu haline geldiği, çoğu insanın sürekli sahtekarlık ürettiği ve dürüstlüklüğün aptallıkla özdeşleştirildiği günümüzde kim kendisine karşı dürüst olabilir ki?
Böyle bir ortamda kimin aklına Tanrı’nın mektubu gelir ki?
Gelse bile kim onu okuyabilir ki?
Gerçi çoğu insan sürekli sahtekarlık üretir ama yine de dürüst geçinir!
Geçinir geçinmesine de böyleleri kendilerini ve çevrelerini aldatsalar da Tanrı’yı aldatamazlar. Bu yüzden de Tanrı’nın mektubunu isteseler de okuyamazlar.
Peki ya siz?..
Sahi siz Tanrı’nın size ne yazdığını merak ediyor musunuz? Tanrı’nın size nasıl seslendiğini, neler söylediğini, ne tür bir mesaj vermek istediğini merak ediyor, bunu önemsiyor ve bunun için bir şeyler yapıyor; kendinize karşı dürüst davranıyor musunuz?
Dürüst olmak zor iş, çok zor, bunu biliyor ve anlıyorum ama yine de sormadan edemiyorum.
Ayrıca farkındayım; eminim aynısını siz de bana soruyorsunuzdur…
‚Peki ya sen?.. Tanrı’nın sana nasıl seslendiğini, neler söylediğini, ne tür bir mesaj vermek istediğini merak ediyor, bunu önemsiyor ve bunun için bir şeyler yapıyor; kendine karşı dürüst davranıyor musun?‘ diye soruyor; sorumu bana geri gönderiyorsunuz.
Eminim siz de benim yanıtımı merak ediyorsunuz.
Aslında dürüstçe (!) söylemem gerekirse, kendime karşı bazı hallerde dürüst olmasam da Tanrı’nın mektubunu merak ediyor ve önemsiyorum.
Evet, srüekli sahtekarlık yapmasam da dürüst de sayılmam. En azından- bazı hallerde- kendime karşı dürüst davranmıyorum. Başkalarına karşı dürüst olmayı şöyle ya da böyle başarabilsem de kendime karşı dürüst olamıyorum.
Bu konuda çok zorlanıyorum...
Çünkü, kendime karşı dürüst olduğum her defasında mutsuz oluyorum. Mutsuz ve huzursuz oluyor, acı çekiyorum.
Size garip gelebilir ama benim genelde mutlu olduğum an kendime karşı dürüst olmadığım andır! Benim mutlu olduğum an günah işlediğim; kendimi günah okyanusunun dalgalarına bıraktığım andır. Çünkü günah işlemek benim hayatıma renk katıyor; onu tek düze ve sıkıcı olmaktan çıkarıp zenginleştiriyor.
Yaşama çoşkumu çoğaltıyor...
Tanrı’nın mektubu okumak için kendime karşı dürüst olmak zorunda olduğumu biliyorum ama bir türlü de bunu başaramıyorum. Kaldı ki insan ‘ha’deyince dürüst de olamıyor. Bunun için de ‘mizaç, eğitim, çevre, konum, koşul ve ruhsal sağlık’ gibi ‘yan etkenler’ de gerekiyor.
Öte yandan elbette bir çok kavram gibi ‘dürüstlük’ kavramının da göreceli olduğunu; koşullara, konumlanışlara, zamana ve bakış açılarına göre değişiklik arz ettiğini de biliyorum.
Hayatın sadece dürüstlük, iyilik ve güzellik üzerine kurulmadığının da farkındayım. Her birinin kendi zıddını içinde taşıdığını ve ruhsal gelişmemiz açısından iyilik kadar kötülüğün de gerekli olduğunu kabul ediyorum.
Bence sevap hayırlıysa günah da gereklidir. Hem, ‚iyi niyetle işlenmiş günah sevap sayılır‘ diyen de Tanrı’nın kendisidir.
Burada benim merak ettiğim Tanrı’nın benim günahlarımı sevap sayıp saymadığıdır.
Bundam emim olamıyorum.
Emin olduğum tek şey işlediğim bütün günahları iyi niyetle işlediğimdir. Bundan kuşkum yok.
Zira, yaptığım tek şey duygularımı dinlemek, ruhumun isteklerini yerine getirmek, onu huzura kavuşturmaya çalışmaktır.
Eğer Tanrı benim’iyi niyetle işlenmiş‘ günahlarımı sevap sayıyorsa mesele yok.
O zaman onun yazdığı mektubu okumam için de hiçbir engel yok.
İyi niyetimden kuşku duyuyorsa o zaman da hiç şansım yok.
Fakat yıllardır bu mektubun peşinde olmama rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamadığıma bakılırsa, Tanrı’nın gözünde günahkarım…
Dolayısıyla dünyaya birlikte getirdiğim mektubu açıp okuyamadan bu dünyadan götürecek, sahibine iade edeceğim.
Tanrı’nın mektubunu açamadan Tanrı’ya geri vereceğim…
Verirken de soracağım:
‚Yüce Tanrım‘ diyeceğim; ‚ insanın kendisine karşı dürüst olamayacağını ve bu yüzden senin mektubu asla okuyamacağını biliyordun değil mi? Bu da senin ‚hayat‘ adını verdiğin oyununun bir parçası öyle mi?‘
Tanrı bir cevap verir mi, verirse ne der, onu bilemem…
Bildiğim, hayatımızın süresinin sınırlandıran Tanrı onu kavramamıza yarayacak bilgiyi de sınırlandırmıştır. Bilgi bir yana hayallerimize bile bir sınır koymuş, hayatı hayallerimizin de çok ötesinde yaratmıştır.
Ne de olsa herşeyi bilsek ve hayal edebilseydik o zaman da bu oyunu oynamak istemezdik. Hayat tanrısal bir oyun olmaktan çıkar, anlamsız ve önemsiz hale getirdi. Bu durumda ruhumuz da bedenimizi kostüm olarak giymez ve yeryüzüne inmezdi…
Tanrı‘nın oyun merakı olmasaydı hayat olmazdı…
İçimizdeki mektup da bu eğlenceli oyunun bir parçası. Tanrı bizim de bazı şeyleri merak etmemizi, merak ederek de yaratıcılığımızı geliştirmemizi istiyor…
01.02 2008
Edebiyatta yeni bir Tanrı imgesi yaratan Rilke,‘ye göre Tanrı bize bir mektup yazmış, bizi yazdığı mektupla birlikte dünyaya göndermiş, okuyabilmemiz için de kendimize karşı dürüst olmayı şart koşmuş.
Tanrı bu, yapar mı yapar!
O’nun hikmetinden sual edilmez. Bir bildiği vardır elbette.
Fakat dürüstlük en çok ihtiyaç duyulan bir erdem olmasına karşın, bütün değerlerin yerlebir edildiği, yozlaşma ve çürümenin hayatı tükettiği, bencilliğin başını alıp gittiği, insanın insanın kurdu haline geldiği, çoğu insanın sürekli sahtekarlık ürettiği ve dürüstlüklüğün aptallıkla özdeşleştirildiği günümüzde kim kendisine karşı dürüst olabilir ki?
Böyle bir ortamda kimin aklına Tanrı’nın mektubu gelir ki?
Gelse bile kim onu okuyabilir ki?
Gerçi çoğu insan sürekli sahtekarlık üretir ama yine de dürüst geçinir!
Geçinir geçinmesine de böyleleri kendilerini ve çevrelerini aldatsalar da Tanrı’yı aldatamazlar. Bu yüzden de Tanrı’nın mektubunu isteseler de okuyamazlar.
Peki ya siz?..
Sahi siz Tanrı’nın size ne yazdığını merak ediyor musunuz? Tanrı’nın size nasıl seslendiğini, neler söylediğini, ne tür bir mesaj vermek istediğini merak ediyor, bunu önemsiyor ve bunun için bir şeyler yapıyor; kendinize karşı dürüst davranıyor musunuz?
Dürüst olmak zor iş, çok zor, bunu biliyor ve anlıyorum ama yine de sormadan edemiyorum.
Ayrıca farkındayım; eminim aynısını siz de bana soruyorsunuzdur…
‚Peki ya sen?.. Tanrı’nın sana nasıl seslendiğini, neler söylediğini, ne tür bir mesaj vermek istediğini merak ediyor, bunu önemsiyor ve bunun için bir şeyler yapıyor; kendine karşı dürüst davranıyor musun?‘ diye soruyor; sorumu bana geri gönderiyorsunuz.
Eminim siz de benim yanıtımı merak ediyorsunuz.
Aslında dürüstçe (!) söylemem gerekirse, kendime karşı bazı hallerde dürüst olmasam da Tanrı’nın mektubunu merak ediyor ve önemsiyorum.
Evet, srüekli sahtekarlık yapmasam da dürüst de sayılmam. En azından- bazı hallerde- kendime karşı dürüst davranmıyorum. Başkalarına karşı dürüst olmayı şöyle ya da böyle başarabilsem de kendime karşı dürüst olamıyorum.
Bu konuda çok zorlanıyorum...
Çünkü, kendime karşı dürüst olduğum her defasında mutsuz oluyorum. Mutsuz ve huzursuz oluyor, acı çekiyorum.
Size garip gelebilir ama benim genelde mutlu olduğum an kendime karşı dürüst olmadığım andır! Benim mutlu olduğum an günah işlediğim; kendimi günah okyanusunun dalgalarına bıraktığım andır. Çünkü günah işlemek benim hayatıma renk katıyor; onu tek düze ve sıkıcı olmaktan çıkarıp zenginleştiriyor.
Yaşama çoşkumu çoğaltıyor...
Tanrı’nın mektubu okumak için kendime karşı dürüst olmak zorunda olduğumu biliyorum ama bir türlü de bunu başaramıyorum. Kaldı ki insan ‘ha’deyince dürüst de olamıyor. Bunun için de ‘mizaç, eğitim, çevre, konum, koşul ve ruhsal sağlık’ gibi ‘yan etkenler’ de gerekiyor.
Öte yandan elbette bir çok kavram gibi ‘dürüstlük’ kavramının da göreceli olduğunu; koşullara, konumlanışlara, zamana ve bakış açılarına göre değişiklik arz ettiğini de biliyorum.
Hayatın sadece dürüstlük, iyilik ve güzellik üzerine kurulmadığının da farkındayım. Her birinin kendi zıddını içinde taşıdığını ve ruhsal gelişmemiz açısından iyilik kadar kötülüğün de gerekli olduğunu kabul ediyorum.
Bence sevap hayırlıysa günah da gereklidir. Hem, ‚iyi niyetle işlenmiş günah sevap sayılır‘ diyen de Tanrı’nın kendisidir.
Burada benim merak ettiğim Tanrı’nın benim günahlarımı sevap sayıp saymadığıdır.
Bundam emim olamıyorum.
Emin olduğum tek şey işlediğim bütün günahları iyi niyetle işlediğimdir. Bundan kuşkum yok.
Zira, yaptığım tek şey duygularımı dinlemek, ruhumun isteklerini yerine getirmek, onu huzura kavuşturmaya çalışmaktır.
Eğer Tanrı benim’iyi niyetle işlenmiş‘ günahlarımı sevap sayıyorsa mesele yok.
O zaman onun yazdığı mektubu okumam için de hiçbir engel yok.
İyi niyetimden kuşku duyuyorsa o zaman da hiç şansım yok.
Fakat yıllardır bu mektubun peşinde olmama rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamadığıma bakılırsa, Tanrı’nın gözünde günahkarım…
Dolayısıyla dünyaya birlikte getirdiğim mektubu açıp okuyamadan bu dünyadan götürecek, sahibine iade edeceğim.
Tanrı’nın mektubunu açamadan Tanrı’ya geri vereceğim…
Verirken de soracağım:
‚Yüce Tanrım‘ diyeceğim; ‚ insanın kendisine karşı dürüst olamayacağını ve bu yüzden senin mektubu asla okuyamacağını biliyordun değil mi? Bu da senin ‚hayat‘ adını verdiğin oyununun bir parçası öyle mi?‘
Tanrı bir cevap verir mi, verirse ne der, onu bilemem…
Bildiğim, hayatımızın süresinin sınırlandıran Tanrı onu kavramamıza yarayacak bilgiyi de sınırlandırmıştır. Bilgi bir yana hayallerimize bile bir sınır koymuş, hayatı hayallerimizin de çok ötesinde yaratmıştır.
Ne de olsa herşeyi bilsek ve hayal edebilseydik o zaman da bu oyunu oynamak istemezdik. Hayat tanrısal bir oyun olmaktan çıkar, anlamsız ve önemsiz hale getirdi. Bu durumda ruhumuz da bedenimizi kostüm olarak giymez ve yeryüzüne inmezdi…
Tanrı‘nın oyun merakı olmasaydı hayat olmazdı…
İçimizdeki mektup da bu eğlenceli oyunun bir parçası. Tanrı bizim de bazı şeyleri merak etmemizi, merak ederek de yaratıcılığımızı geliştirmemizi istiyor…
01.02 2008
aslanay@hotmail.de



Güncel