E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Selimiye Kışlası'nı PKK mı ıskaladı?/İbrahim Karagül
- Gerçek bombacı serbest
- HPG'den çatışmalara ilişkin açıklama
- Bismil'de 10 bin kişi HPG gerillası için yürüdü
- Türkiye'deki rütbeliler köşe oldu!
- Buldan: Eşimi Devletin Öldürdüğü Açık, Ergenekon Davasına Müdahilim
- Yanındakini de öldürecek
- Bir tuhaflık var/Ahmet Altan
- 28 Şubat'ın aktörleri şimdi nerede?
- Bahoz Erdal: Ekonomik kaynaklara saldırı sürecek
Son dönemlerde Türkiye’de yeniden alevlenen milliyetçilik dalgsası, millet ve milliyetçilik gibi kavramların ne anlama geldiğine dair toplumda/kamuoyunda tekrardan bir tartışma yarattı. Milliyetçilikle ilgili yürütülen bu tartışmada, maalesef kullanılan kavramların yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Çünkü kullanılan kavramların genellikle teorik arka plani bilinmiyor. Oysa kullanılan bu tür kavramların arka planında teorik toplumsal modeller yatmaktadır. Dolayısla millet, milliyetçilik, devlet ve ulus-devlet gibi teorik içeriğe sahip olan bu kavramların toplumsal bir model olarak ele alınıp, tartışılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Aksi taktirde millet ve milliyetçilik gibi kavramların tam olarak ne anlam ifade ettiklerini anlamakta zorluk çekeceğiz. Bu köşede yürütülecek olan teorik tartismalar belki aktüel konulara uzak gibi görünebilir, fakat iyi ele alınıp incelendiğinde öyle olmadigi rahatlikla anlaşılacaktır. Çünkü aktüel yürütülen bu tür tartışmaların teorik kavramsal kökenine inmeden bugünü anlamanın oldukça güç olduğunu düşünüyorum.
Bu köşede polemik tartışmalara girilmeyecektir. Ama konuyla ilgili içerikli, özellikle eleştirisel düzeyde hakaret içermeyen bir tartışmaya da ihtiyaç olduğunun altını çizmek gerekir. Bu köşedeki yazıların içeriğini genellikle teorik sosyoloji yazıları oluşturacaktır. Bu bağlamda ilk olarak ‘millet’ (ulus) kavramını ele alacağız.
Millet nedir?
Toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın her alanına damgasını vuran ‚millet’ kavramı teorik olarak ne anlam ifade etmektedir? Batı dillerine ‚nation’ olarak geçen ve osmanlı döneminde ‚millet’, Cumhuriyet’ten sonra da ‚ulus’ olarak Türkçe’ye kazandırılan bu kavramın anlamı oldukça çetrefillidir. Her konuşmada, tartışmada dilden düşmeyen ve her derde deva gibi sunulan bu kavramın tarihsel gelişimi çok eskiye gitmekle birlikte, siyasi anlamı fransız devrimi, daha doğrusu aydınlanma dönemi ile başlar. Kavram olarak ‚nation’ tarihsel olarak farklı romen dillerinde ‚yabancı’ ve ‚ödünç kelime’ karşılığında kullanılmıştır. Aynı zamanda etnik olarak aynı kökenden gelen toplumlar için de bu kavram kullanılmıştır. Fakat siyasi literatur diline modern anlamda aydınlanma dönemiyle birlikte, yani ‚yeni çağda’ girmiştir.
Millet tanımı Omanlı’da bütün müslümanlar için kullanılan bir kavramdı; bu bakımdan içeriği dine göre tanımlanmıştı. Fakat Cumhuriyet sonrasında kullanılmaya başlanan ‚ulus’ kavramının dini içeriği boşaltılıp, yerine ‚etnik’ türk tanımını getilmiş olduğunu görürüz.
Devletin oluşumu ve varlığı ise tarihsel olarak çok eskiye, daha doğrusu Aristo ve Plato’ya (Eflatun) dönemine kadar geriye gitmektedir. Ama devleti ‚millet’ üzerinden inşa etme süreci fransız devriminden sonra başlamıştır. Siyasi kavram olarak ‚millet’ ortaya çıktığı tarihsel sürece göre değerlendirildiğnde, ileri ve modern bir içeriğe sahiptir. Temel gücü ve iktidarı elinde bulunduran krallık ve imparatorluk gibi kurumlara karşı toplumun en alt kesimini oluşturan zümrelerin de iktidardan yararlanmasını ve pay almasını öngören bir model olarak ortaya çıkmıştır.
Modern anlamda ‚vatandaşlık’ veya ‚yurttaşlık’ diye tanıdığımız terimler bu şekilde siyasi anlam ve hukuki meşruiyet kazanmışlardır. Bu çekilde devlet, milleti oluşturan farklı etnik, dinsel, dilsel toplum grupları tarafından ilk defa ‚ulus-devlet’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Temel prensibi, toplumu oluşturan farklı etnik ve dinsel grupların tek çatı altında toplama amacını taşımasıdır. Yani temel ilkesi, ‚milletin egemenliği’ (Souveränität) ve ‘milletin tekliğine’ dayanmaktadır. Ulus-devlet’in tarihteki ilk örneği Fransa’dır. Devlet olarak Türkiye Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş dönemde, belirtilen Fransız ulus-devlet modeli üzerine inşa edilmiştir. Devletin ‘bölünmez bütünlüğü’ ve ‘tekliği’ gibi yakından bildiğimiz ilkeler ulus-devlet teorisinin temelini oluşturmaktadırlar. Bu bakımdan bölünmezlik ve teklik üzerine kurulan ulus-devlet modeli günümüzde etnik grup ve genel olarak azınlıkların korunması bakımından oldukça tartışmalıdır. (Bu konuya başka bir yazıda tekrar geri döneceğiz)
Millet tanımına geri dönecek olursak, tarihsel olarak iki farklı millet tanımını görürüz. Birinci tanım ‘subjektif’; ikinci tanımsa ‘objektif’ kriterlere dayanan millet anlayışıdır. Milleti ortak dil, kan, ırk ve soy gibi kriterlerle tanımlamak objektif millet (ulus) anlayışı olarak tanımlanır. Subjektif millet anlayışı ise ortak geçmişe sahip olmak, aynı kültürü paylaşmak, ortak hislere sahip olmak, geçmişe dair anılara sahip olmak, geleceğin planını birlikte kurmak gibi subjektif kriterlere dayanır.
Batı Avrupa’da ikinci dünya savaşının sonuna kadar damgasını vuran faşist ve ırkçı sistemler göz önünde bulundurulduğunda, objektif millet anlayışının tamamen silindiğinin ve genel olarak subjektif ulus anlayışının dünyada kabul gördüğünü görürüz. Milleti subjektif kriterlere göre tanımlayan ilk düşünür fransız din felsefecisi Ernest Renan’dır.
Bir sonraki yazıda Renan’ın millet teorisini ele alacağız.



Güncel