E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Zeki Alasya Kürtçe konuşuyor, Türkiye büyüyor! /MAHMUT ÖVÜR
- DTP batıda sol adayları destekleyecek
- Aynur Doğan:Türkiye'de hala keyfi yasaklar var
- TRT şeş, şaş etti!/Mesut ONATLI
- Çete lideri: Ergenekon Erdoğan’a suikast düzenleyecekti
- Özgür Seçim Platformu /İrfan Babaoğlu
- 14 TEMMUZ BÜYÜK ÖLÜM ORUCU (1982)
- ‘Behçet Cantürk’ü, Savaş Buldan’ı biz öldürdük’
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- Karayılan: İkinci Ordu büyük savaşa hazırlanıyor
Çok Yorumlananlar
- VAHŞETİ GÖRDÜM!
- Nerede Şu Kürd Politikacıları?
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİLÜFER AKBAL ve TRT- ŞEŞ / YASER EDESSA
- Demek Büyüdün, Gidiyorsun?
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- Türkiye'de Cezaevleri Tıka Basa Dolu
- DİHA VAN MUHABİRLERİ HAKKINDA DAVA AÇILDI
- Biz Dört Bacıydık..!
- İbrahim Rojhilat ‘Ji te dûr bûm’ Albumu Çıktı
AB’nin demokrasi ve insan hakları konusunda ‘ciddi bir duyarlılık içerisinde olduğu’na dair savlar kamuoyunda sık sık tekrarlanır. Fransa eski Başbakan’larından Pierre Mendes-France ise tersten AB’nin bütünleşme sürecinin ‘kitlelerin demokratik talepleri’ üzerinde şekillenmediğini aksine 19.yüzyılda beri devam eden klasik liberalizm üzerinde geliştiğine özel bir vurgu yapar. Zwamborn'un da 1989'da belirttiği gibi Avrupa Birliği " her şeyden önce ve nihai olarak ekonomik bir topluluktur. Bu nedenle dış ilişkilerinin temeli büyük bir ölçüde ticaret ve kalkınma işbirliğidir. Topluluk kurumları, insan hakları ve topluluğun dış iliskileri için kapsayıcı bir politika oluşturamadıkları gibi, insan hakları için referans olabilecek ölçütler ve insan hakları promosyonu için kullanlabilecek ya da şiddet içeren durumlara müdahale edebilecek araçları tanımlamakta yetersiz kalmıştır.» AB küresel bir güç olarak, stratejik çıkarları içerisinde aslında ‘insan hakları, demokrasi, azınlıkların talepleri’ gibi kavramlara pek itibar etmez. Örneğin AB’nin jeopolitik alanı olarak görülen Kuzey Afrika, Akdeniz havzası, Ortadoğu gibi bölgelerde bulunan ulus devletlerin tamamı faşist veya gerici burjuva rejimleriyle yönetilmektedirler. Bu bölgelerde süreklileşen iç savaşlarda her yıl yüzbinlerce insan yaşamını yetiriyor. Bir çok ülkede AB’nin askerleri var. Ama buralarda ‘demokrasi’nin tesis edilmesi için hemen hemen hiç bir adım atılmaz. Çünkü sorun ülkelerin demokratikleştirilmesi değil, bölgesel çıkarların korunmasıdır.
AB’nin imzalamış olduğu ‘Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde yer alan söz konusu maddeler tamamen dış politikanın çıkarlarına göre desteklemektedir. Örneğin 2-3 Eylül 2000 yılında , AB ülkelerinin dışişleri bakanlarının yapmış olduları toplantıda, AB’nin bazı ülkelere yapacağı ekonomik yardımlara ilişkin belirledikleri ‘Yardım s-Stratejisi Ana Kriteri’, söz konusu ülkelerin Dünya Bankası, İMF ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından belirlenen programlara uyması zorunluluğu getirildi. Özellikle ‘Sivil Toplum Kurumları(STK)’nın desteklenmesindeki temel unsur ; ülkelerin demokratikleştirilmesi değil, ‘Dış ve Güvenlik Politikası’dır. Yani küresel güçlerin ekonomik ve politik stratejileri için çalışan, onların bölgesel etkinliklerini artıran ‘sivil’ kurumların desteklenmesi politikası uygulanmaktadır.
AB ülkeleri ve onun yan ‘sivil’ toplum kurumlarının pratikte uyguladıkları da tamamen iki yüzlü ve çifte standartır. Örneğin, Çin kapitalist egemen güçlerinin, Tibet halkının demokratik haklarına yönelik gerçekleştirdiği saldırılar karşısında hem AB ülke hükümetleri hem de bir kısım ‘sivil’ örgütleri tepki gösterdiler. Oluşturulan uluslararası kamuoyu baskısı sonucu, Çin hükümeti Tibet yöneticilerle görüşme kararı aldı. Ancak aynı duyarlılık, AB ile üyelik müzekerelerini sürdüren Türk devletine karşı gösterilmiyor. Kürt realitesi fiilen AB’nin de bir sorun haline geldiği halde, üç maymunlara oynaması acaba neden ? Tibet halkına yönelik yapılan baskılara karşı çıkmak, duyarlı olmak, gerekli politik desteği sunmak elbet ki çok önemli. Ama AB ülkelerinin hemen her gün gündemini meşgul eden ‘Kürt Sorunu’ karşısında bu kadar duyarsız olmasının nedeni ne olabilir? Hiç şüphesiz ki küresel güçlerin bölgesel çıkarlarıyla ilişkilidir. Tibet sorunun güncelleştirilmesi, Çin küresel güçlerinin uluslararası alanda köşeye sıkıştırılmasının arka planında Tibet’lerin demokratik haklarının korunması ve savunulması değil, AB’nin hakimiyet gücünün pekiştirilmesi ve çıkarlarının geliştirilmesi bulunuyor. Aynı şekilde Türk egemen sınıflarının Kürt halkına karşı yıllardan beri gerçekleştirdiği saldıların görmemezlikten gelinmesi ve hatta Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde çok önemli adımlar attığını söylenmesi de yine Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarıdır.
AB’nin kendi iç sınırları içerisinde küresel stratejiye göre geliştirilen politikalarda, siyasal gericiliğin merkezileştirilmesi öncelikli olarak ön plana çıkmaktadır. Güvenlik gerekçesiyle demokratik hakların kısıtlanması, anti demokratik uygulamaların yasallaştırılması, polis devletinin AB merkezinde resmileştirilmesi, toplumun bütün kesimlerini sürekli kontrol eden gizli ve açık güvenlik uygulamalar, göçmenler yasaları vs. AB’nin politik yönelimleri bakımından bize somut bir kısım fikirler vermektedir.
Yani AB’inde demokrasi ve insan hakları söylemleri stratejik hedeflere göre güncelleştiriliyor. Bu bakımdan AB demokrasisi, küresel kapitalist barbarların çıkarlarını korumakta ve savunmaktadır. Küresel güçlerle demokrasicilik oynamak yerine, halklar arasında güveni tesis edecek politikların geliştirilmesi ve halkların demokrasisini kurmayı başarmak çok daha önemlidir.



Güncel