E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Karayılan: İkinci Ordu büyük savaşa hazırlanıyor
- TRT şeş, şaş etti!/Mesut ONATLI
- Rojda'dan TRT 6'ya dava
- Karayılan bu yıl görevini devrediyor
- Çiller ile Ağar her an yargılanabilir
- Direnişin Belgesi...!
- Kemal Pir'in bilinmeyen fotoğrafları yayınlandı
- Hakim'den şok açıklamalar
- Polis aracında 21 kilo esrar!
- TV 6
Çok Yorumlananlar
- VAHŞETİ GÖRDÜM!
- Nerede Şu Kürd Politikacıları?
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİLÜFER AKBAL ve TRT- ŞEŞ / YASER EDESSA
- Demek Büyüdün, Gidiyorsun?
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- Türkiye'de Cezaevleri Tıka Basa Dolu
- DİHA VAN MUHABİRLERİ HAKKINDA DAVA AÇILDI
- Biz Dört Bacıydık..!
- İbrahim Rojhilat ‘Ji te dûr bûm’ Albumu Çıktı
ayrıntılara dikkat edeceksin...
Hayatını dine adamış bir keşiş bir ermişi ziyarete gider.
Uzun bir yolculuk sonrası yağmurlu bir günde ermiş kişinin yaşadığı dağlık köye gelir. Evi bulup, kapısını çalar. Kapıyı ermiş açar. Misafirini sevinçle karşılar.
Bizim dindar misafir içeri girmeden önce ayıp olmasın diye de ayakkabılarını çıkarır ve şemsiyesiyle birlikte kapının önüne bırakır.
İçeri geçerler. Hoş-beş faslından sonra da konuya geçeler. Ermiş kişi misafirinden ziyaretinin sebebini sorar.
Hayatını dine adamış adam, tanrı, hayat ve insan üzerine sohbet etmek istediğini, bu amaçla geldiğini söyler. Ermiş, 'sohbet edebiliriz ancak önce sana soracağım soruyu yanıtlamalısın' der. Ardından da sorar; ' şemsiyeni ayakkabılarının sağına mı bıraktın yoksa soluna mı?'
Misafir şemsiyesi nereye koyduğunu hatırlayamaz ve bilmediğini söyler. Bu sıradan ayrıntının önemli olmadığını, buraya tanrıya,hayata ve insana dair önemli meseleleri konuşmaya geldiğini ileri sürer.
'Önemli şeylerden konuşmalıyız' der.
Ermiş,adamın bu konular üzerine sohbet edilecek biri olmadığını fark eder ve onu reddeder.
Geri gönderdiği adama son olarak şunları söyler:
'Şimdi gideceksin ve yedi yıl sonra tekrar geleceksin. Yedi yıl boyunca da hayatındaki en ufak ayrıntıya dikkat edecek, sana önemsizmiş gibi gelen her şeyi önemsediğin herşey gibi titizlikle ele alacak, bunu iyice kavrayacak sonra geleceksin...'
*
açgözlü ve doyumsuz olmayacaksın....
Kralın biri geziye çıktığı bir sabah dilencinin biriyle karşılaşır. Dilencinin hali perişandır ancak buna rağmen gülümsemektedir. Neşesi yerindedir.
Kral halinden memnun dilenceye sorar; 'Dile benden ne dilersen?''
Dilenci kralın bu sözüne güler ve 'Kralım siz benim dileğimi gerçekleştiremezsiniz, boşverin, yolunuza gidin ' karşılığını verir.
Kral gücenir. Kendini beğenmiş bu dilenciye dersini vermek ister. Israr eder.
'Ben Kralım, senin her istediğini yerine getirebilirim, sen dile dileyeceğini...'
Dilenci elindeki çanağı krala uzatır ve 'bunu doldurabilir misin? diye sorar..
Kral yanındaki vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. ,
Vezir üzerindeki bütün altınları küçük çanağa boşaltır ancak çanak dolmaz.Saraydan bir torba altın getirtilir, o da çanağa boşaltılır, çanak yine dolmaz. Çanağa atılan altınlar sanki buhar olup uçmaktadır. Kral ve veziri çanağın altına bakarlar. Çanak delik de değildir. Ancak altınlar da ortada yoktur.
Gün boyunca saraydan torba torba altın getirtilir. Hepsi de çanağa boca edilir ancak, çanak de bir türlü dolmaz. Kralın hazinesi küçük çanağa dayanmaz. Kral sonunda dilencinin önünde diz çöker.
'Tamam, sen kazandın ama bana bunun sırrını söyle. Bu çanak neden yapılmıştır, niçin dolmak nedir bilmemektedir?'
Dilenci, 'çok basit' der ve ekler:
'Bu çanak insanın arzu ve isteklerinde yapılmıştır. Doymak bilmez oluşu bundandır. İnsanın arzularının ve isteklerinin sonu yoktur. İstek ve arzu doyumsuzluk uyandırır ve kral da olsa herkesi sonunda dilenci olmaya mecbur bırakır...'
*
temiz kalpli olacak, fesatlık yapmayacaksın....
İki keşiş bir nehri geçmek üzerelermiş.
Nehrin kıyısında karşıya geçmek isteyen korkak ve güzel bir kadınla karşılaşmışlar. Keşişlerden biri genç kadını sırtına alıp karşıya geçirmiş. Diğeri ise buna çok sinirlenmiş.
Zira onların öğretisine göre ellerine kadın elinin değmesi bile büyük günahmış. Keşişler manastıra gelmişler. Kadını nehirden geçiren olayı unutmuş ama diğeri unutmamış. Gitmiş arkadaşını yönetime ihbar etmiş. Durumu değerlendirmek amacıyla bir toplantu düzenlenmiş. İhbarcı keşiş söz almış ve arkadaşını suçlamış.
'Bu adam artık bir lanetli çünkü, güzel bir kadını sırtına aldı,nehirden geçirdi' demiş.
Toplantıya katılanların gözleri fal taşları gibi açılmış.
Sıra kadını sırtlayana gelmiş. Bizimki kendinden emin bir şekilde ayağa kalmış ve şunları söylemiş;
''Doğru o kadını sırtımda taşıdım. Nehirden geçmesi gerekirdi ona yardım ettim. Fakat ben kadını nehirden geçirdikten sonra bıraktım. Ama bakıyorum ki benim indirdiğim kadın arkadaşım sırtına binmiş. Kadını buraya kadar arkadaşım taşımış. Hala da taşıyor ve altında eziliyor...'
ukalalık yapmayacak; bilgiçlik taslamayacaksın....
Küçük bir çocuk gece vaktinde elinde yanan bir mumla evine gitmektedir.
Yanına bir sofu yanaşır. Sofu çocuğa mumu kendisinin mi yoksa bir başkasının mı yaktığını sorar.
Çocuk, 'evet, ben yaktım' yanıtını verir. Sofu çok bilmiş bir tavırla yeniden sorar.' Sen onu yakmadan önce bu mum yanmıyordu. Şimdi ise yanıyor. Söyle bana ışığın, ateşin kaynağı neresidir? Işığın nereden geldiğini söyleyebilir misin?''
Çocuk bu soruya karşılık olarak güler ve mumunu söndürür.
Sonra da ukala sofuya döner;' artık ışık mışık yok. Işığın nerden geldiğini boşver de sen, şimdi söyle bakalım, bu ışık nereye gitti?'
Sofunun cocuğa söyleyecek sözü yoktur...
Salak salak bakmakla yetinir..
okyanusu suya bakarak aşamazsın; risk alacaksın...
Sofu Hasan, ölüm döşeğindedir. Arkadaşları onun tecrübelerinden faydalanmak istemektedir. Onlardan biri Hasan'a, 'hayattaki en önemli yol göstericin kimdi?' diye sorar.
Hasan, 'bir köpekti' yanıtını veriri ve anlatır;
''Günlerden birgün çok susamıştım. İlerde bir göl gördüm. Göle doğru gittim. Ansızın bir köpek de gölün kıyısına geldi. O da benim gibi çok susamıştı.Dili bir karış dışarıdaydı. Ancak köpek gölün yüzeyinde kendi aksini görünce korkuyla geri çekildi.
Ne var ki çok geçmeden de geri geldi. Anlaşılan susuzluğa yenik düşmüş, korkusunu bir kenara itmişti. Var gücüyle suya atladı.
Atlar atlamaz da sudaki aksi kayboldu. Ürktüğü köpeğin gerçek olmadığını- deneyerek- öğrendi. Suyunu kana kana içti ve çekip gitti.
Tanrı'nın bana bu köpek aracılığıyla şu mesajı gönderdiğini o anda kavradım. 'Tüm korkularına inatla atlamak zorundasın. Korkularından kaçmamalı aksine üstüne üstüne gitmelisin...''
sonsuza dek mutlu yaşamak ancak an be an mümkündür; anı yaşa; yalnızca bu an var...
Kral ve kraliçe sarayın bahçesinde gezintiye çıkmışlar.
Saatlerce ağaçların, çiçeklerin ve güllerin arasında dolaşmışlar. Derken acıkmışlar ve yemek için saraya dönmeye karar vermişler. Geri dönüş yolunda henüz bir kaç adım atmışlardı ki o ana dek rastlamadıkları, adını bile duymadıkları bir çiçekle karşılaşmışlar.
Çiçek öylesine taze, öylesine güzel kokulu, öylesine rengarenk ve narinmiş ki insan bakmaya kıyamıyormuş.
Kraliçe, krala dönmüş ve 'ne güzel bir çiçek, hadi onu biraz sevip koklayalım' demiş.
Kral, 'evet, gerçekten muhteşem bir çiçek' karşılığını vermiş ve eklemiş';
Ama ben çok acıktım, yemekten sonra gelip bu muhteşem çiçekle mutlu anlar yaşayalım..'
Kral ve kraliçe yemekten sonra alel acele geri gelmişler. Bir de ne görsünler; muhteşem çiçek kurumuş...
Çiçekten geriye bir avuç toz kalmış. Kral bahçesinde o ana değin rastlamadığı ve adını bile duymadığı muhteşem çiçeğin vereceği mutluluktan mahrum kalmış.
Üzülmüş ağlamış ancak bir çare de bulamamış...
Kral, 'an'ı kaçırmış, kapısına kadar gelmiş olan mutluluğu ıskalamış...
2 Mayıs,08...
* Hikayeler 'Aşk Ermişi Bhagwan'dan alınmıştır...



Güncel