E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Zeki Alasya Kürtçe konuşuyor, Türkiye büyüyor! /MAHMUT ÖVÜR
- Özgür Seçim Platformu /İrfan Babaoğlu
- DTP batıda sol adayları destekleyecek
- Aynur Doğan:Türkiye'de hala keyfi yasaklar var
- Çete lideri: Ergenekon Erdoğan’a suikast düzenleyecekti
- TRT şeş, şaş etti!/Mesut ONATLI
- Sonbahar.../ Şerif Kaplan
- SANA DEMOKRASİ ARMAĞAN EDEMEDİM!
- 14 TEMMUZ BÜYÜK ÖLÜM ORUCU (1982)
- Çiller ile Ağar her an yargılanabilir
Çok Yorumlananlar
- VAHŞETİ GÖRDÜM!
- Nerede Şu Kürd Politikacıları?
- Kürt yazar Jîr Dilovan hastaneye kaldırıldı
- NİLÜFER AKBAL ve TRT- ŞEŞ / YASER EDESSA
- Demek Büyüdün, Gidiyorsun?
- Nilüfer Akbal’dan Kürt sanatçılara hakaret
- Türkiye'de Cezaevleri Tıka Basa Dolu
- DİHA VAN MUHABİRLERİ HAKKINDA DAVA AÇILDI
- Biz Dört Bacıydık..!
- İbrahim Rojhilat ‘Ji te dûr bûm’ Albumu Çıktı
Yazar Esra Çiftçi, cezaevindeki tutukluların zulalarından çıkarıp gönderdikleri öykülerin bir kısmını Aram Yayınları’ndan çıkan ‘Zulamavi Öyküler’ adlı kitapta topladı.
Çiftçi, “Bu kitap asla bana ait bir kitap değil, cezaevindeki arkadaşlarımındır. Onlar zuladan özgür düşlerini gönderdiler bize. Bizim tek yapmamız gereken onları anlamak ve saygı duymak” diyor. Onlar, hep daha güzelini düşlediler. Düşler gerçek olsun diye yollara düştüler. Ve kimi zaman henüz yolun başında, kimi zaman da ortasında iken alındılar. Düşleri yok olsun diye karanlık hücrelere atıldılar, kimse onları hatırlamasın diye hücre duvarlarını kalınlaştırdılar, yükselttiler. Ama onlar hayattan kopmadılar, özgür düşlerini yitirmediler... Gazetemiz yazarlarından Esra Çiftçi için de özel bir yere sahip siyasi tutsaklar, acı bir yaradır cezaevleri. Yıllarca ağabeyini zindanlarda ziyaret etti. Yazı yazmaya başlayınca cezaevlerinden önce mektup, sonra da öyküler almaya başladı. Ve hayatın içinden gelen bu öykülerin bir kısmını, Aram Yayınları’ndan çıkan ‘Zulamavi Öyküler’ adlı kitapta topladı. Esra Çiftçi ile ‘Zulamavi’nin hikayesini, cezaevlerini ve kadın öykücülüğünü konuştuk.
Uzun bir süreden beri yazıyorsunuz. ‘Yazmak’ sizin için nasıl bir öneme sahip?
Yazı yazmak benim için bir rehabilitasyon biçimi. Zamanla bunu daha iyi anladım ve anlıyorum. Düşünün, yazılarınız sayesinde birçok insana ulaşma şansınız var ve hiç tanımadığınız belki bir daha hiç göremeyeceğiniz insanlar sizin yazılarınızı okuyarak size bir şekilde ulaşmaya çalışıyor. Mail gönderiyorlar, mektup gönderiyorlar. Benim açımdan oldukça anlamlı. Dönem dönem belli panellere ve seminerlere katılıyorum tesadüf bana mail gönderen insanlarla bire bir tanışma imkanı da yakalıyorum. Yazı yazdıktan sonra dünyam büyüdü, özellikle cezaevi mektupları sayesinde bir sürü arkadaşım oldu. İnanın duygulanmamak elde değil, her bir mektupta bana manevi destek oldular. Yaşadığım ve nefes aldığım sürece onlara mektup yazmaktan vazgeçmeyeceğim.
‘Zulamavi Öyküler’ tutuklular tarafından kaleme alınmış öykülerden oluşuyor. Cezaevi denildi mi hepimizin aklına farklı şeyler gelir. Sizin aklınıza ne gelir?
Evet sadece tutukluların gönderdiği öykülerden oluşuyor bu kitap. Cezaevi deyince toplumun farklı kesiminden insanların farklı yorumları olabilir. Herkesin ilk aklına gelen muhalif olmaları ve toplumun bir kesimi için ise suçlu insanlar olarak görülmeleri. Ya da cezaevi deyince bir çoğunun aklına açlık grevleri, direniş, tecrit, F tipleri gelir. Bunların hepsi doğru şüphesiz. Ama benim için daha çok vicdan demektir.
Bu kitap çalışmasının fikri nasıl oluştu?
Uzun yıllardır köşe yazarlığı yapıyorum. Yazı yazmaya başladığım günden bu yana cezaevlerinden mektuplar alırım ve elimden geldiğince de cevap vermeye çalışırım. Cezaevi mektupları benim açımdan oldukça önemli ve anlamlı. Birde yazı yazan biri olarak hiç tanımadığınız insanların sizin yazılarınızı okuması ve yorumlaması onur verici bir duygu. Mektuplarla o insanları tanıdım ve sevdim. Çıkarsız ve oldukça samimi mektuplardı. Zamanla mektup gönderen mahkumlar benimle yazmış oldukları öykülerini de paylaştılar. Bu paylaşım daha çok fikir alışverişi noktasındaydı. Ben de gelen tüm öyküleri okuyup nacizane fikirlerimi paylaştım onlarla. Zamanla bu öyküler çok gelmeye başladı. Baktım içlerinde gerçekten çok güzel öykü yazanlar var, ben de “Neden bu öyküleri toplayıp bir kitap haline getirmiyoruz” diye düşündüm ve bu kitap projesi böyle başlamış oldu. Bu projeyi mektup arkadaşlarımla paylaşınca onlar daha bir heyecan duydu ve bana tüm desteklerini sundular. Bu kitap asla bana ait bir kitap değil, cezaevindeki arkadaşlarımındır. Onlar zuladan özgür düşlerini gönderdiler bize. Bizim tek yapmamız gereken onları anlamak ve saygı duymak.
Öyküler size nasıl ulaştı?
Öykülerin hepsi mektup yoluyla daha doğrusu posta yoluyla bana ulaştı. Hepsi el yazısı ile yazılmıştı çünkü daktilo kullanma şansları yoktu bir çoğunun. Gelen öykülerin bazılarını okumakta oldukça zorlandım. En can acıtıcı yanı ise, gelen öykülerin üzerinde “görülmüş” veya “okunmuş” damgasını görmek idi. Çünkü bu damga yüzünden birçok öykünün birçok bölümünü okumakta zorluk çektim.
Cezaevlerinde binlerce siyasi tutsak bulunuyor. Tutsaklar toplumun hafızasında nasıl bir yere sahip sizce?
Onlar sizin de belirttiğiniz gibi siyasi tutsaklar ve muhalif insanlar. Yıllardır militarizmin bu insanlara neler yaptığını biliyoruz. Bir çoğu hatta hepsi işkencehanelerden geçmiş, işkence görmüş ama bütün bunlara rağmen inandıkları düşüncelerden vazgeçmemişler. Hepsi ömür boyu hapse mahkum insanlar. Düşünün bu insanlar cezaevine girdikleri zaman henüz o kadar gençler ki hoş bana göre hala çok gençler. Çünkü onlar hala cezaevine girdikleri yaştalar. Bugün oradan çıkma şansları bile yok. Ama hiçbir zaman umutlarını yitirmiyorlar. Ben onlara saygı duyuyorum. Bugün ise bir çoğu F tiplerinde tecride mahkumlar. Birçok hakları ellerinden alınmış, sürekli en insani haberleşme aracı olan mektup gönderme yasağı ile, aileleriyle telefon görüşme yasağı ile karşı karşıya kalıyorlar ve birçok sorunla. Ne yazık ki; hem devletin, hem de toplumun gözden çıkardığı insan toplulukları.
‘Ne yazık ki; hem devletin, hem de toplumun gözden çıkardığı insan toplulukları’ olarak tanımladınız onları. Bunun sebebi nedir, neden gözden çıkarıldılar?
Ben cezaevleri ile çocuk yaşlarda tanıştım. Ağabeyim hem sosyalist hem Kürt olduğu için uzun yıllar cezaevinde kaldı. 12 Eylül gibi bir vahşetten ve onun işkencehanelerinden geçti. Onun gibi birçok genç insan bunları yaşadı. O yıllarda toplumda bir duyarlılık vardı ve bu insanlara ellerinden geldiğince ulaşmaya çalışıyorlardı. 90’lı yıllarda da bu bir şekilde devam etti. Ama 2000’lerden sonra ve özellikle F tipi sürecinden sonra bu duyarlılık kayboldu. O yıllarda yaşadıkları birçok haksızlığı birlikte yenme ve aşma durumları vardı. Birbirlerine manevi ve devrimci ruhla sahip çıkıyorlardı. Ama bugün F tipleri gibi insansızlaştırma süreci onları birbirinden kopardı bir çoğu tek başına kalıyor. Birçok hakları kağıt üzerinde var gibi gözükse de uygulamada yok. Bütün bunlara rağmen bize ulaşmaya çalışıyorlar. Benim en büyük eleştirim aydınlara, solculara çünkü onlarda da duyarlılığın yeterli olmadığını son süreçte gördük ve görüyoruz.
Bu kitaba nasıl bir misyon biçiyorsunuz?
Benim açımdan oldukça anlamlı ve duygusal bir çalışma oldu. Bu kitaba biçtiğim en önemli misyon: Öyküleri ile de olsa o insanları kamuoyuyla buluşturmak. Onlar toplumun ötekileri. Öteki olmanın ne demek olduğunu, bir kadın, bir Kürt, bir muhalif olarak ben çok iyi biliyorum. Belki bundandır bu çalışmayı sadece bir kitap çalışması olarak düşünmüyorum. Onların da bu toplumun önemli bir parçası olduğunu insanlarla paylaşmak istedim.
Türkiye, Kürdistan ve Avrupa’da değişik edebiyat etkinlikleri düzenleniyor ve cezaevlerinden bu tür etkinliklere yoğun bir katılım var. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Cezaevindeki insanlar her ne kadar tecridi yaşasalar da toplumdan kopuk insanlar değiller. Okuyorlar, araştırıyorlar, tartışıyorlar. Birçok olanakları ellerinden alınmasına rağmen bunu yapmaya çalışıyorlar. Biraz önce dediğim gibi, onlar da bu toplumun önemli bir parçası ve unutulan, unutulmak istenen insan toplulukları. Ama onlar bu tür edebi çalışmaları ile bize varlıklarını çok iyi ispatlıyorlar ve iyi de yapıyorlar.
Kitapta yer alan her bir öyküde büyük duygu yoğunluğunu gözlemlemek mümkün. Bunun cezaevi gerçeğiyle nasıl bir bağı var?
Doğru, o duygu yoğunluğunu görmek mümkün. Biraz önce dediğim gibi toplumun çok dışında yaşamıyorlar ve dışarıda ne olup bittiğinin farkındalar. Sonuçta onlar da bu toplumun birer parçası. Cezaevine girmeden önce onlar da bu toplumda yaşıyorlardı. Ayrıca birçok konuda duyarlı insanlar ve her türlü haksızlığa yürekten üzülüyorlar. Bir de cezaevindeki insan duygusaldır, hassastır doğal olarak bu da öykülerine, mektuplarına, yaşam biçimlerine yansıyor.
Kitap 19 öyküden oluşuyor. Her bir öykü kendi başına bir edebi eser iken, bir bütünen nasıl bir gerçeği ifadeye kavuşturuyorlar?
Öyküleri okuduğunuzda her bir öyküden bir roman çıkabilecek düzeyde. Öykülerin hepsi yaşamdan kesitler aslında. Hayranlık duymamak elde değil gerçekten, düşünün yıllardır bu insanlar cezaevindeler ve dört duvar arasında üretmeye çalışıyorlar. Öykülerinde çok iyi bir dil yakalamışlar, okuduğunuzda göreceksiniz.
Sizce cezaevlerindeki insanlar için “yazmanın” nasıl bir anlamı var?
Bana göre anlamı çok büyük. Yazı yazan biri olarak ben neler hissediyorsam eminim onlar bunu benden çok daha fazla hissediyorlar. Düşünün o dört duvar arasında üretmek herkesin harcı değil, ben bunu yapamazdım. Bu yüzden onlara ayrı bir saygım var.
‘Zulamavi Öyküler’de eseri bulunan tutsaklar arasında birebir tanıdığınız insanlar var mı?
Bu kitapta öyküleri yer alan insanları birebir tanımıyorum. Onları sadece mektuplardan tanıyorum. Ama şunu yürekten söylüyorum: Sanki hepsini yıllardır tanıyorum, o kadar tanıdıklar ki benim için.
Cezaevlerinde yapılan çalışmalar dışarıda ne kadar değerlendiriliyor?
Çok iyi değerlendirilmiyor. Nedense cezaevindeki insanı devlet görmediği ve görmek istemediği gibi biz dışarıdakiler de görmek istemiyoruz. Yakınları cezaevinde olanların elbette ki belli hassasiyetleri var ama toplumun diğer kesimi için bunu söylemek mümkün değil. Nedense onların edebiyatla uğraşması belli kesimler tarafından hoş karşılanmıyor ama bütün bunlara rağmen onlar yılmıyorlar ve çok güzel eserler üretiyorlar. Yanılmıyorsam cezaevindeki tutsaklar arasında çok az insanın şiir, öykü veya romanı yayınlanmış. O da belli duyarlı yayınevleri tarafından.
Kitapta yer alan öyküler yaşadığımız zaman açısından nasıl bir panorama çiziyor?
Kitapta yer olan öykülere baktığımızda bu toplumun gerçeğinden uzak öyküler değil. Çok ilginçtir bana öykü gönderen insanlar içinden en az cezaevinde olan on yıllık. On yıl insan hayatı için uzun bir zaman dilimi. On yıl öncesi Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında büyük fark var. Militarist anlayış değişmemiş ama toplumun durumu farklı. Öykülerden de anlaşılıyor ki bu insanlar toplumdan uzak değiller. En ufak bir değişimi, gelişmeyi yakından takip ediyorlar.
‘Zulamavi Öyküler’le başlayan serinin adı ‘Duvar Çizikleri’. Bu isim nasıl oluştu?
Serinin ismi şöyle oluştu. Kitaba isim arıyordum ve bunu da ilk olarak cezaevindeki tutsaklarla paylaştım. Bir sürü öneri geldi. Önerilerin içinde Duvar Çizikleri önerisi de vardı. Bu öneri kitapta öyküsü de bulunan Muş Cezaevi’nden Nizam Karaağar’a aitti. Çok beğendim ve kitaba bu ismi kullanacaktım. Arkasından ‘Zulamavi’ kafamda ışık gibi parlayınca serinin ismine verdim.
Gelelim kitabın ismine. “Zulamavi Öyküler” neyi çağrıştırıyor?
Zula cezaevlerinde kullanılan bir terimdir. Yani gizlilik anlamındadır. Ya da gizli yer anlamında. Mavi ise özgürlüğü çağrıştırdığı için böyle bir isim düşündüm. Çünkü onlar zuladan özgür düşlerini gönderiyorlardı bize.
‘Kadınlar daha içten ve gerçekçi’
‘Zulamavi Öyküler’ bir serinin ilk cildidir. Bundan sonraki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Doğru serinin ilk cildi ve diğer ciltleri de çıkarmaya devam edeceğim. Elimde oldukça çok öykü var ve hepsi seçilmiş ve beğenilmiş öyküler. Ama ben bundan sonraki ikinci seriyi sadece kadın tutsakların öykülerine ayıracağım. Yine 19 veya 20 öykü olabilir ama hepsi kadınların öyküleri olacak. Çünkü cezaevinde edebiyatla ilgilenen önemli bir kadın kesimi var. Onların öyküleri pek değerlendirilmemiş. Erkek tutsakların öyküleri bir şekilde çeşitli yarışmalarda değerlendirilmiş ama kadınların değil. Ben de bir kadın yazar olarak, kadın tutsaklara böyle bir borcumun olduğunu düşünüyorum.
Edebiyat tarihine bakıldığında, kadın daha çok nesne olarak yer aldı. Günümüzde kadının özneleşme düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kadın sadece edebiyat tarihinde değil, sanatın ve toplumun her alanında nesne olarak yerini aldı, almaya da devam ediyor. Buna itiraz eden ciddi bir kadın topluluğu var elbette ama yetmiyor. Son zamanlarda kadın edebiyatında belli bir düzey yakalandı. Bence kadın edebiyatçıların biraraya gelmesi ve kadın edebiyatında nasıl bir ilerleme sağlanacağı tartışılmalı.
Kadın ve öykücülük arasında bir bağ görüyor musunuz? Kadın öykülerinin nasıl bir özelliği var sizce?
Elbette ki bir bağ var. Kadınlar toplumun asli özneleri olmasına rağmen bu toplumun da ötekileri. Kadının yaşadığı trajedi ortada. Bir trajediyi insanın kendisinden başka kim iyi anlatabilir ki! Töre cinayetlerine kurban giden kadın, her türlü şiddete maruz kalan kadın. Cazaevinden gelen öykülerde de fark ettim (erkek arkadaşlar duymasın) kadınların yazdığı öyküler daha içten ve gerçekçi.
Türkiye’de veya Kürdistan’da kadın edebiyatından söz etmek ne derecede mümkündür?
İstediğimiz düzeyde söz etmek mümkün değil elbette. Ama bu yönlü belli çalışmalar var. Sadece bizde değil, dünyada da bu böyle. Ben bu konuda geçmişe nazaran daha umutluyum.
Esra Çiftçi kimdir?
1972 yılında Dersimli bir ailenin kızı olarak İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve yüksek öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Göç ve savaş mağduru çocuklara ilişkin araştırmalar yaptı. Yurtsever Kadınlar Derneği’nin (YKD) kuruculuğunu ve yöneticiliğini yaptı. İnsan hakları alanında çalışmalar yürüten Esra Çiftçi, gazetemizde ve Özgür Gündem gazetelerinde köşe yazarlığı yapıyor. Bunun dışında çeşitli gazete ve dergilere de yazıyor. İstanbul’da yaşayan bir çocuk annesi Esra Çiftçi, Türkiye’deki barış çalışmalarında da yer alıyor.
MERAL ÇİÇEK /ozgurpolitika



Dicle Anter
İrfan Babaoğlu
Cennet Bilek
Yusuf Gökelma
Hamit Baldemir
Konuk Yazar
Bülent Gündüz
Edip Yalçınkaya