E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- BİR 'TÜRK' OLARAK 'KÜRTLER'E SORUYORUM...
- Sadi Berzenci: Kürt halkı operasyona şiddetle karşılık verir
- PKK'den Türk ordusuna en sert uyarı
- Neden ilk olarak PKK’nın kayıtsız şartsız silah bırakması şart?/Ruşen Çakır
- Kayıp 2 Uzman Çavuşun Kobralar tarafından vurulduğu kesinleşti
- Kürt sorununda yollar…/Ali Bayramoğlu
- Diyarbakır'da gözaltına alınanlara işkence
- Hakan Çelik'ten açıklama
- Toprakta karasaban, umutlarımızda KARABASAN/Dicle ANTER
- TÜRKİYE, KÜRDİSTAN YÖNETİMİ İLE DİYALOĞA GEÇİYOR...
Türkiye’de devlet olgusu hep yanlış algılandı. Öyle ki; halk dilinde sıkça kullanılan deyimler bile bu yanlış algılamayı anlatmaya yeter: ‘Devletin malı deniz yemiyen keriz’ gibi ifadeler halk arasında tesadüfen ortaya çıkmadı. Batıdaki devlet anlayaşı belirtilen deyimin karşıtı olarak gelişti. Yani devlet ne kadar güçlü ve zengin olursa, devletin vatandaşları da o kadar rahat ve refah içinde yaşar şeklinde gelişerek hayat buldu.
Oysa devlet modern anlamda toplumu organize eden bir kurumdur sadece. Siyasal sistem olarak devlet, kurumlar arasındaki ilişkileri sağlamak, yol yapmak, okul yapmak, toplumda yardıma muhtaç insanlara destek sunmak, bütün vatandaşlara eşit eğitim sunmak gibi temel görevlerle yükümlüdür. Bu tür görevleri yerine getirirken temel bir sorunla karşı karşıyadır devlet; o da ‘güç ve iktidar’ ilişkisidir. Güç ve iktidar ilişkisi devletin devlet içinde karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biridir. Bu sorun sadece Türkiye gibi bir ülkede değil, devlete sahip olan her ülkede vardır. Ayrıca sadece devlet ile sınırlı olan bir fenomen değildir güç ve iktidar ilişkisi. İnsanın içinde bulunduğu bütün ilişkilerde (sosyal, ekonomik, politik, kültürel) istisnasız güç ve iktidar ilişkisi vardır. Güç olmadan iktidar olunmaz. Bu, bütün toplumsal ilişkilerde değişmez bir kuraldır. Bundan dolayı herkes iktidar olmak için güç sahibi olmak ister. Bu bakımdan devleti aynı zamnada güç ve iktidar ilişkisinin olduğu bir kurum olarak düşünmek lazım. Bireylerin veya belirli grupların kendilerini devlete yaslamaları ve devletin sırtından bir yerlere gelmeleri, belirtilen bu güç ve iktidar ilişkisi ili yakından ilgilidir. Yoksa devleti çok sevdiklerinden değil. Türkiye gibi bir ülkede sırtını devlete yaslayan herkes bir yerlere gelebilir. Fakat devlete eleştirel bakan hiçbir kimse bir yerlere gelemez. Yaratılan devlet sistemi buna müsaade etmez çünkü. Ergenokon fenomenini de bu çerçevede ale almak ve değerlendirmek gerekir.
Devlet hiçbir bireyin, grubun veya siyasi grubun hegomanyası altında olan bir kurum değildir; daha doğrusu olmamalıdır. Fakat real durum genelde farklıdır. Demokratik olmayan devletlerde güç ve iktidar tekeli, genelde devlet içinde konumlanmış ve kendini devletin asıl sahibi gören ‘çete-mafya’ gibi oluşumların elindedir. Yani devletin asıl gücü siyasi partilerde, yasalarda, hukukta falan değildir, aksine belirtilen karanlık güçlerin tekelindedir. Bu bakımdan ‘devlet milletindir’ gibi içi boş söylemler gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü devlet, genelde güç ve iktidarı elinde bulunduran kesimlerin elindedir.
Buradaki temel sorunlardan biri güç ve iktidar ilişkisinin nasıl ve hangi siyasal ve hukiki yöntemlerle asgari düzeyde tutulduğudur. Yani önemli olan dengesiz güç ve iktidar ilişkisine karşı devlet eliyle ciddi bir balans ayarı yapmaktır. Fakat bu öyle düşünüldüğü gibi basit bir olay değildir. Herhangi bir ülkede uygulanan bir balans ayarı başka bir ülkeye uyarlandığında uymayabilir. Dolayısıla her ülkenin kendi toplumsal yapısına uygun balans ayarı yapmakta yarar vardır.
Balans ayarı demek ‘güç tekelinin’ tek merkezde toplanmaması ve toplumsal gruplar arasında paylaşılması demektir. Güç tekelinin tek merkezde tutulması kaçınılmaz olarak antidemokratik, militarist, otoriter, totaliter ve faşizan rejimlere yol açar. 1945’e kadar Avrupa’yı kasıp kavuran ve sonuçta ikinci dünya savaşının bitmesiyle sonuçlanan yıkım, direkt olarak ‘güç tekelinin’ tek elde bulunmasıyla ilgiliydi. Müttefik devletlerin savaş sonrası Batı Almanya’yı 16 federe devlete bölmesi ve böylelikle Almanya’ya federal devlet sistemini kabul ettirmesi aynı şekilde belirtilen ‘güç tekelinin’ tek merkezde kalmasını engellemekle ilgilidiydi. 1930’ların faşist ve ırkçı devletleri savaş sonrası dönemde yeniden yapılanma sürecine girdiler. Bu, genelde o devletlerin kendi iç dinamikleriyle olmadı, aksine dış müdahalelerle gerçekleşti.
Bu bakımdan bir çok devlet merkezi yapıdan koparak ‘adem-i merkezi’ veya ‘federal devlet’ şeklinde yeniden yapılandılar. Buradaki temel anlayış ‘güç tekelinin’ tek merkezden çıkarılıp bir çok merkeze dağıtılmasıdır. Güç tekelinin paylaşımı ancak bu şekilde mümkün olabilir. Ayrıca Avrupa Birliği düşüncesi de bundan bağımsız gelişmemiştir. İkinci dünya savaşında yaşanan can ve mal kaybının tekrardan yaşanmaması için geliştirilmiş bir entegrasyon sistemidir Avrupa Birliği. Bu birliğe aday bir ülkenin iç veya dış dinamiklerle yeniden yapılanması kaçınılmazdır.
İkinci dünya savaşı sonrası birçok batı devletinde yaşanan yeniden yapılanma ve restorasyon süreci Türkiye’ye yaklaşıl 40-50 yıl gecikmeli olarak kendini dayatmış durumdadır. Bundan kaçış mümkün gözükmemektedir. Ergenekon bu sürecin ilk adımını oluşturmaktadır.
Fakat burada gözden kaçırılan veya uzak tutulan önemli bir faktör var: o da, Ergenekon meselesi tartışılırken sorunun özüne girilmemesidir. Devlet içi hesaplaşmadan bahsedilmektedir. Bu doğrudur; fakat bundan daha önemli olan olgu, neden ve hangi sebeplerden dolayı öyle olduğudur. Ergenekon’a bakıp devlet tanımlanamaz, devlete bakıp Ergenekon’u tanımlamak lazım. Çünkü Ergenekon sadece devlet sisteminin bir ürünü, sonucu veya bir yansıması olarak ele alınmalıdır. Ergenekon’u ortaya çıkaran temel olgu, devletin katı ‘merkezi’ yapısıdır. Ergenekon gibi çete-mafya örgütlenmelerini belirtilen merkezi devlet yapısı yaratmakta ve ayakta tutmaktadır. Bu bakımdan devletin merkezi yapısı sorgulanmadan Ergenekon’u tartışmak yanlış sonuçlara götürebilir.
Yukarıda belirtilen devlet içi güç çatışması Kürtler’den bağımsız ele alınamaz. Çünkü devletin merkezi devlet yapısında bu kadar dıretmesi ve herhangi yeniden yapılanmaya gitmemesi, bundan dolayı da Ergenekon gibi çete-mafya örgütlenmelerin ortaya çıkması, bire bir Kürt sorununun varlığı ile ilgilidir. Türkiye’de Kürtler yaşamasaydı eğer, devlet de bu kadar katı, otoriter ve tolaliter olmayabilirdi. Çünkü homojen olan bir toplumda başka bir toplumsal grubun devlet sistemine ‘asimile’ veya ‘entegre’ edilme gibi bir sonunu da olmazdı o zaman. Bire bir Kürtlerin varlığından dolayı ortaya çıkmış bir çete-mafya örgütlenmesinde Kürtlerin ‘nötr’ durmaları ne kadar doğrudur bilemiyorum. Fakat bilinmelirdir ki, Türkiye’de üç temel güç vardır: Birincisi devletin ‘sahibi’ ‘Kemalistler; ikincisi devletin ‘ortağı’ İslamcılar; üçüncüsü ise devletin ‘mağduru’ Kürtler’dir.
Devletin bir anahtarının Kemalistlerde, bir diğerinin de İslamcıların olduğu bir ülkede, Kürtler de üçüncü anahtara aday olmalıdırlar. Aksi taktirde hep misafir olmaya mahküm kalırlar. Türkiye’de üçüncü anahtarın sahibi Kürtler olmadığı sürece ne demokrasi gelişebilir ne de yeniden yapılanma mümkün olabilir. Üçüncü anahtardan kasıt, ‘güç tekelinin’ eşit mertebe de paylaşımıdır. Bu da ancak devletin merkezi yapıdan ‘adem-i merkezi’ yapıya geçişiyle mümkündür.
topcuoglus@yahoo.de
Yorum Yaz
Yorumlar (1 Yazılmış)
-
Gönderen Bir Kürd, 20 Temmuz, 2008 12:27:45Akil var hizan var Kürd´ün Türk´ün ülkesinde ne isi var. Akadas cok bilmis bir yazi yazmis ama icinde Kürtlük ile ilgili bir yan ve sey yok. Kürdüstan Kürtlerindir diyip öyle bakip anlamadikca ve bu illada Türkiye´de iktidara ortak olabilecegini sanma hayalleriyle daha bir 50-100 yilimizi kaybedecegimiz kesin. Yanlis, hayalci, duygusal, cok kolay ve ucuz batici bir mantik. Selamlar



Güncel