Bir savaş suçlusunun hikâyesi / Orhan Miroğlu

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 3 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


Edgar Heilsenrath, Nazi ve Berber romanında, Max Schulz adında bir Nazi savaş suçlusunu anlatıyor ve birçok insanın katlinden sorumlu olan Schulz’a anlatı boyunca ‘kitle katili’ diyor.

Çünkü romanda anlatılan Max Schulz, savaş sırasında binlerce insanın öldürülmesinden sorumlu olan biridir.

Derken savaş biter, yüzlerce savaş suçlusu gibi, Max Schulz da adaletten ve yargılamadan kaçmaktadır ve yakalanmamak için; insanların kitle halinde yakıldığı toplama kamplarından birinde, ensesine kurşun sıkarak öldürdüğü ve bir zamanlar dostu, komşusu ve ona berberlik mesleğini öğretmiş olan Yahudi Itzıg Finkelstein’in kimliğine bürünür.

Ve Max Schulz, romanın ilerleyen bölümlerinde, öldürdüğü insanın, yani Itzıg Finkelstein’ın kimliğini almış olarak, 1947-48’lerde, vaat edilmiş topraklara doğru göç eden Yahudiler’in arasına karışır.

Orada, Filistinliler’e karşı savaş açan Yahudi gizli örgütlerinin en aktif militanı olur.

İsrail devleti kurulduğunda, ‘kitle katili’ Max Schulz yeni kurulan bu Yahudi devletinin saygın ve bol paralı yurttaşlarından biridir artık. İsrail’de, toplama kampından sağ kurtulmuş ama yaşadığı dehşet karşısında travma geçirip dili tutulan Yahudi bir kadınla evlenir.

Fakat hani derler ya, ‘insanın geçmişinin, bir gün gelip onu bulamayacağı yeryüzünde hiç bir yer yoktur’ diye.

Schulz’un bu kanlı geçmişi, 1970’li yıllarda onu nihayet gelip İsrail’de bulur.

Ergenekon Davası’nda yargılanacak olan sanıkların bir kısmının yaşadığı geçmiş, onları bulup ortaya çıkarıyor ve onlar tıpkı Max Schulz gibi, uluslararası savaş suçlusu olarak tanımlanmayı hak ediyor.

Açıktır ki, Ergenekon soruşturması, Fırat’ın ötesine doğru derinleştikçe, bu dava ulusal hukukun sınırlarını zorluyor ve uluslararası hukukun ilkelerini, normlarını çağrıştıran bir muhteva kazanıyor.

Henüz üstü kazılmamış toplu mezarlar, sayısız kitle katliamları, üç bin köyün haritadan silinmesi, binlerce faili meçhul cinayet, tecavüz, işkence, gözaltında kaybettirilen yüzlerce kişi; ‘insanlığa karşı suçlar’ tanımlanmasında ifade edildiği gibi, ‘bir halka karşı yani insanlığa karşı işlenen sistemli suçlarla’ karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

İfadelere, delillere, belgelere, olaylara bakın; kimi Avrupa’da kimi Rusya’da saklanmaya devam eden ve iç çatışma sırasında ‘saf değiştirmiş’ veya ‘kendi safında kalmış’ Max Schultz benzeri çok sayıda savaş suçlusu bulacaksınız.

Diyarbakır cezaevi, ilerde ‘insanlığa karşı’ birer ‘kitle katili’ olarak suç işleyecek olan samimi itirafçıların yetiştirildiği bir mekân olarak kullanıldı.

Samimi itirafçılar 38. koğuşta tutuluyorlardı ve Yüzbaşı Esat’ın kurdurduğu ‘Genç Kemalistler Birliği’ üyeleri tarafından yönetiliyorlardı.

Onlara önceden hazırlanmış ‘pişmanlık dilekçesi’ imzalatılıyordu.

“Değerli komutanlarımıza” diye başlayan bu dilekçede neler yoktu ki:

“Bizi şu anda burada yöneten komutanlarımız tam bir Atatürkçü öğretmendirler.

“...Atatürkçü düşüncenin doğrultusunda geçmişimizi değerlendirdik. Ve geçmişimizin ibret verici yanlışlık ve hatalarını gördük. Geçmişte yaptıklarımızdan pişmanlık duyuyoruz.

“...ancak malumunuz olduğu gibi, çeşitli nedenlerden ötürü düne kadar tam anlamıyla verimli olamamaktaydık. Bundan böyle hayatımız boyunca daha verimli olmamız için daha yakın ilgilerinizi arzulamaktayız. Siz değerli yöneticilerimizin bizi daha ileri ve daha yararlı bir düzeye ulaştıracağına inanmaktayız.”

JİTEM’in komutanları, o dönemde itirafçıların daha verimli(!) olmaları için gerekli ’ilgi ve alakayı’ doğrusu fazlasıyla gösterdiler. Oysa Kemal Yamak dahil, o döneme ilişkin anılarını kitaplaştıran hiçbir komutanın anılarında bu ilgi ve alakadan tek söz edilmez.

Mart 2004 yılında, JİTEM operasyonları hakkında Özgür Gündem gazetesine, açıklamalarda bulunan ve Musa Anter cinayeti dahil onlarca cinayetin aydınlanmasını sağlayan eski itirafçı Abdülkadir Aygan bu cezaevinde 1985-1990 yılları arasında beş yıl kaldı. Ersever’le birlikte JİTEM’in ilk yedi kişilik ekibinde yer aldı, JİTEM’de Şerif Aslan kod adını kullanıyordu.

Hukuki olarak aslında A. Aygan adında biri muhtemelen bugün yaşamıyor. ‘Savaş, ayaklanma, eşkıya çarpışmalarında ölen subay ve askerî memurların ölümü halinde’ nüfustan düşmelerini öngören nüfus kanunun 39. maddesi uyarınca Aygan’a ve başka samimi itirafçılara yeni kimlikler verildi. Aygan, JİTEM’de kaldığı on yıl boyunca, Malatya doğumlu Aziz Turan adına düzenlenen bir kimlik taşıyordu. Zaman içinde, OYAK’ın iştirakçisi bile oldu. 2003 yılından bu yana da İsveç’te yaşıyor.

İsveç hükümetine bağlı ‘Savaş Suçluları Komisyonu’ başkanı Hans Ölvebro, Aygan’ın bu ülkede yargılanmasına ilişkin bir talebi komisyondan geçirmeyi başardı, ama, savcı onun İsveç yasalarına göre yargılanamayacağına karar verdi.

Arif Doğan yakalanınca “Kendi adıma Arif Doğan’dan ve bu şahsı finanse eden, yöneten mekanizmadan davacıyım. Beni ve birçok eski PKK’lıyı JİTEM bünyesinde toplayıp, yasadışı işler yaptıranlardan davacıyım” diyen Aygan, ‘Ergenekon savcısına talimatla ifade göndermeye hazır’ olduğunu söylüyor.

Bu haklı talep görmezlikten gelinmemeli ve JİTEM’ e kayıtlı olduğu söylenen ve bugün kaçı sağ, kaçı ölü, bilinmeyen 500 civarında itirafçının akıbeti ciddiyetle ve yeniden soruşturulmalıdır.

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com