Biz Dört Bacıydık..!

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 23 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


 

Birden bir elin boynuma sarıldığını fark ettim. Bakınca, bende bir büyük ablamdı. Gözlerinde süzülen yaş damalsı suya karışmadan yanaklarından aşağıya doğru iniyordu. "Ben bacımı burada yalnız hiç bırakır mıyım” diyordu gözleri. Ama yetmedi, bende sarıldım iki elimle onun boynuna. Yanaklarımı tam yanaklarına yanaştırmıştım ki, diğer iki ablalarım elele tutuşmuş, hızla bize doğru geliyorlardı. Yanaklarına dudaklarımı dayadığım ablam, Hikmet’in kalbi dayanmadı beni öyle görünce. Durdu. Hala sımsıkı boynuma sarılıydı elleri. Demet ile Yeter’in elleri bizim ellerimizle buluşunca, artık taşın altında dört bacıydık. Sonra dördümüz birbirimizin boynuna sımsıkı sarıldık...

Biz Dört Bacıydık..!Şerif Kaplan

Demet, Yeter, Hikmet ve Fatma’nın anısına

"Baki olan tek şey hüzündür”

Hiç biriniz tanımasınız bizleri, hiç biriniz bilmesiniz. Bir çoğunuz duymadınız bile öykümüzü. Bazılarınız haber spikerlerin söyledikleri ile tanıdı bizleri.

Bizler dört bacıydık. Henüz baharda yeni açan goncalardık. Koca bir yaşamın ilk adımlarındaydık.

Kocaman siyah ve ela gözlerimiz, uzun gece karası saçlarımız, toprak ve güneşten aldığımız esmer tenimizle, 04kimimiz daha yirmisinde kimimiz on sekizinde kimimiz on altısında, on dördünde... bir gün ansızın elveda ettik yakınlarımızın çığlıkları arasında yaşama. Duyuyorduk etrafımızda biriken çığlıkları ve gözleri yuvalarında fırlayacakmış gibi büyüyen, "ne bakıyorsunuz” diye çığlık atan ablamızın feryadını ama biz yoktuk...

Ben Fatma en küçükleriyim. Doğduğumda genç bir yengem ölmüştü, adını bana vermişlerdi... bu öyküde beraber yolculuk yapacağız...

Büyük ablamın adı Demet, doğduğunda köyümüzde hemşire olan tatlı bir kız vardı, adını vermişler, daha yirmisindeydi...

İkinci ablam Yeter, peş peşe gelen kızlardan dolayı annem ile babamın tanrıya olan sitemleriydi adı. Artık kız olamasın istiyorlardı ve o nedenle “Yeter” dediler, belki tanrı duyar diye!..

Üçüncü ablam Hikmet; olmadı, babam ile annemin sitemini tanrı duymadı, “Yeter”den sonra yine kız oldu. İkinci kez tanrıya dolaylı bir sitem gönderdiler "hikmetinde sual olunmaz" diye... Biz dört bacıydık...

Gevran ovasının ortasında yer alıyordu köyümüz. Sıcak, kavurucu bir 28 ağustos günüydü. Güneş, ağaçsız olan köyümüzü daha çok kavuruyordu. Toz ve güneş, yaşamı çekilmez kılmıştı.

Halamın bir erkek çocuğu olmuştu iki ay kadar önce. Bir hafta önceden haber verdiler, pikniğe gidilecekti. Erkek çocuğun kurbanı kesilecekti. Aşiretin kuralı bunu gerektiriyordu. Kız çocuğu değildi nasıl olsa. Kız olsa kimse insanda saymazdı, değil bir kurban kesmeyi, bir yemek bile vermezlerdi.

Pazar günü erkenden kalktık, hazırlıklarımızı yapıp yola koyulduk. Hepimiz çok sevinçliydik. Aşirete bir erkek gelmişti, onun kurbanı kesilecekti ya, bizde biraz eğlenecektik suyun kenarında.

Sabahın erken saatı olmasına rağmen, güneş insanların tenini yakmaya başlamıştı bile. Üstümüzdeki etekler ve tişortlara rağmen, şose yolda ilerleyen arabanın içinde dayanma gücümüz yoktu. Bir an önce Hazar gölünün kenarına yetişip, suyun serinliği ile rahatlamak için sabırsızlanıyorduk. Ergani’ye yetişinceye kadar, arabamızın arkasında yükselen toz buludu, uzun bir süre askıda kaldıktan sonra kayboluyordu. Sonra, çukurları bolda olsa, tozsuz asvalt yola girdik ve Hazara doğru hızla ilerledik. İki saatlık yolculuktan sonra, saat sekiz gibi hazar gölün kıyısındaydık.

Bir kaç dakika içinde aşiretten sekiz aile bir araya geldi. Beraberlerinde getirdikleri minder ve benzeri şeyleri yere serip, yiyecek ve içecekleri çıkarıp, gölgesinde piknik yapacağımız ağacın kenarına biraktılar.

Meşe ağacının yükselen dallarını örten yapraklar, güneşin önüne çekilen bir şemsiye gibiydi ve hepimize yetecek kadar genişti.

Annem, piknik tüpünü yakıp hemen çay için su koydu. Ben ve diğer ablalarımda sofrayı hazırlamaya başladık. Dayim ve halam, hemen hemen hiç yerlerinde kıpırdamadan, yeni doğan erkek bebeklerinin etrafında pervane gibi dönüyorlardı. İkisinin de havasına diyecek yoktu. Herkes O’nun adını anmadan önce "ben kurban olayım”i bismillah gibi söyledikten sonra ancak konuşuyordu. Kucağımıza koyarken çok dikkatlı olmak zorundaydık. Helle birazcık bir yeri incisin veya ağlasın, bir okestra gibi, herkesin ağzında ona kurban edilirdik.

Eh kurban olalım, ne de olasa erkekti!

Biz onbir kız kardeşiz. Siz tanımazsınız bizi. Kendi halinde, erkek kardeşleri olamayan, herkesin anlamlı gözlerle baktığı bir aile.

Çok kalabalık bir aşiter içinde büyüyoruz. Aşiret kurallarını da çoğunuz bilmezsiniz. Duymuşsunuz ya, nasıl işlendiğinde çoğunuz bihabersiniz. Eh, büyümeye çalıştık. Annem babam durmadan bir erkek kardeşimiz olsun diye çocuk yaptılar. Olmadı, her defasında kız oldu, onlar devam ettiler.

Babam ve annem bizleri çok severdi aslında ama ne yapsınlar, aşiret kanunları vardır, erkek çocuk şart. Erkek çocuğu olmayanı adamdan saymazlar. Ye bir kez daha evlenecekti babam veya erkek çocuğu olacaktı. Annem ile babam arasında büyük bir aşk vardı. Babam asla evlenmeyi düşünmüyordu. Daha çocuktum, hatırlıyorum, babaannem, dedem kendi aralarında konuşup duruyorlardı, “şu çocuğu bir kez daha evlendirmemiz lazım. Erkek çocukları yok” diye

Hiç sevinçlerimiz olmadı, olanlarda genelde buruk oldu. Çünkü, biz suçluyduk, bizim yüzümüzde de annem ve babam. Güzelliğimiz, çocukluğumuzun beş kuruş değeri yoktu kimsenin gözünde. Belki hizmetimiz bazıları için anlamlı oluyordu.

Neyse ne biz piknik yerimize geri dönelim. Kahvaltımızı yaptık, sonra sıra konuşmaya ve günün konusu olan halamın oğluna geldi. Kurbanı hemen kesilmeliydı ve ancak yetişecekti. Dayım ve babam kalktılar kurbanı kestiler ve gereken yedi pay yapıldı ve bize düşen pay hemen ızgara için hazırlandı. Öğleye doğru herşey bitti. Artık rahatlama başlamıştı. Ben üç ablam ve teyzem kızı ile birlikte guruba çaktırmadan ordan ayrıldık.

Yüz metre kadar ötemizde, adeta taşlardan büyük bir set çekilmiş gibi, gölün iç kısımlarına doğru uzanan bir burun vardı. Tamam dedik, bulduk yerimizi. Etrafta da tanıdık birileri olmayınca, mutluluğumuz biraz daha artı ve üstümüzdeki elbiseleri biraz daha hafiflettik. Üstümüzde kalanlar, vücudumuzu örtmeye yetecek kadardı. Olaki tanıdık birileri görse bile utanmıyacaktık.

Ayaklarımız göllün suyu ile birleşince, vücudumuzda bir rahatlama meydana geldi. Mutluluğumuz da arttı. Su ile oynamaya başladık. Bir birimizin üstüne attık, kenardan yavaş yavaş iç kısımlara doğru hem şakalaşıyoruz hemde ılıyorduk.

"Abla, bak su ne kadar serin, insanın içine işliyor. Gelsene biraz sende...”

"Çok açılma, sonra baba onlar görür bize kızarlar.”

"Hadi gel abla, su çok güzel. Biraz serinler çabuk döneriz onların yanına.” dedim.Ellerimi ablama uzattım ve dünya hepsi su oldu. Abla diyecektim ama su izin vermedi. Ağzımı kapattı ve sesimin çıkmasını engelledi. Ayaklarım yere değince, sertçe kendimi yukarıya fırlattım. Olmadı, kafam taşa geldi. Toprakla taş arasında bir iki kez gittim geldim ama sadece su vardı... Birden bir elin boynuma sarıldığını fark ettim. Bakınca, bende bir büyük ablamdı. Gözlerinde süzülen yaş damalsı suya karışmadan yanaklarından aşağıya doğru iniyordu. "Ben bacımı burada yalnız hiç bırakır mıyım” diyordu gözleri. Ama yetmedi, bende sarıldım iki elimle onun boynuna. Yanaklarımı tam yanaklarına yanaştırmıştım ki, diğer iki ablalarım elele tutuşmuş, hızla bize doğru geliyorlardı. Yanaklarına dudaklarımı dayadığım ablam, Hikmet’in kalbi dayanmadı beni öyle görünce. Durdu. Hala sımsıkı boynuma sarılıydı elleri. Demet ile Yeter’in elleri bizim ellerimizle buluşunca, artık taşın altında dört bacıydık. Sonra dördümüz birbirimizin boynuna sımsıkı sarıldık... Dört bacı, dört gelinlik çağına adım atmış genç kız. Annemin hazırladığı çeyizler hariç, gelin olmaya başlamıştık suyun altında. Demet’in de kalbi durdu. Görüyorum olanları ama su bağırmama izin vermiyordu. Sonra sarıldık dört bacı bir birimize ve su atına binip yolla çıktık.

Biliyorum bugün hepinizin acısı tazelenecek, esasen hiç unutmadığınızı da biliyorum. Bizden sonra iyice çöken babamı rüyamda gördüm bir de annemin hala kulaklarımda çınlayan ağıtlarını... usanmadan, gülümsemeyi unuttup, yaşamı ağlayan gözlerine bıraktığını da...

Hepinizi çok özledik ama bilirsiniz giden hiç kimse bir daha geri dönmemiştir... bizde.

Bu öykü burada bitmedi...

Not: Bazı acılar var ki tarifi imkansız, ancak yaşarsa insan anlar. 3 yıl önce Hazar gölüne verdiğim ve mezarlarına dahi gidemediğim sevgili 4 bacı, kız yeğenlerimin anısına.

Şerif Kaplan

serifkap@googlemail.com

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (13 Yazılmış)

  • Gönderen suat, 14 Ekim, 2008 01:18:00
    şerıf bey tek kelımeyle muazam tebrıkler işte bu suat kaplannnnnnnnnnnnn
  • Gönderen serdest, 06 Eylül, 2008 15:56:46
    sevgli ŞERİF YAZILARINIZI Okumadan başka yazılara geçmiyorum bu son ACIyüklü yazınızı okuduktan sonra sende ayrı bir yetenek kefş etim oda dilinizin edebiyata daha yatkın olduğudur makalenize konu olan genç kızlarımızı çok yakında tanıyan biri olorak nekadar özüldüğümü kelimelerle ifade etmek oldukça zorlanıyorum inanki onların bu hazin acıları bölge insanı özerinde uzun süre büyük bir etki atmosferi oluşturmuştu taziyeleri açıklamalarıma örnektir acılarınıza bir nabze de olsam ortak oldugum için sevinirsin inşallah.sıcak sevgilerimle hoşçakalınız.
  • Gönderen mahir TAYLAN, 01 Eylül, 2008 01:25:28
    yuregıne kalemine saglık hocam bazı acılar dılzıdır konuşmaz ama muthiş bir sekılde yazmışsınız acıyı konuşturmuşsunuz yuregınıze saglık
  • Gönderen Kejê, 29 Ağustos, 2008 23:13:41
    Bazi durumlar karsisinda insan öyle kalıveriyor. Karsisindakini teselli etmek ister, bir seyler söyleyip , üzüntüsünü hafifletmek ister , ama diyebilecek, hafifletecek hic bir sey yok ki. 'üzülme' bile diyemez insan, sadece bos bos baka kalir,taa derinden tarifi olmayan bir yürek sizisi sadece...aciyi paylasma sizisidir, belki de yazi icerigindeki bi ton baska sebeplere caresizce öfke duymasidir insanin.. Topragi bol olsun kizlarimizin...
  • Gönderen bir kürt, 29 Ağustos, 2008 23:13:41
    bir türk neden politika yazilarini begenmiyorsun gercekler acidegilmi unurunuzami dokundu yaptiklarinizi kabul etmiyorsunuz yazarimiz tüm yazilarinda basarili kaleminide iyi konusturmasini bilen biri bence siz kendi yazarlarinizi elestirseniz daha iyi olur yalanlarla sizleri iyi uyutuyorlar
  • Gönderen Bir Türk, 29 Ağustos, 2008 16:16:18
    Abi sen politikayi birakta adam gibi böyle ve benzeri yazilar yazsana, hem sana yazik, hem politik analizlerin sifirin altinda, kalemin yetenekli, onu konustur.
  • Gönderen figen geveri, 29 Ağustos, 2008 11:37:07
    kaybetmenin duygusunu başka hiçbir kalem bu kadar içli,bu kadar anlamlı,derin anlatamaz...okurken gözyaşlarım alabildiğine aktı.BAKİ OLAN TEK ŞEY HÜZÜNDÜR...haklısın
  • Gönderen kiksanlı, 29 Ağustos, 2008 11:37:07
    ağzıne guzel yüregine saglık bir acı ancak bu kadar yorumlanır .seni gerçekten tanımak isterdim yazılarını takip ediyorum bütün yazılarını hayranlıkla okuyorum . inşalah birgün memlekete gürüşürüz .
  • Gönderen Kısmet KAPLAN (SAMETOĞLU), 28 Ağustos, 2008 22:06:37
    dayıcım bizim anlatamadıklarımazı senanlatmışsın binevi duygularımıza tercuman olmuşsun yüreğine sağlık onları çok özledim tabi senide kendine iyibak öpüyorum
  • Gönderen lokman, 28 Ağustos, 2008 17:32:37
    Bu yazınızı okurken birden bire Dicle nehrinde boğulan kızların çabaları aklıma geldi. hüznüm bir kez daha artı.Oysa onlar birer kahramandılar.onlar erdemlik örneği gösteren birer onurludurlar. Bir kişinin hayatı pahasına onları kurtarmak adına yapılan bunca uğraşlar onları geri getiremediler.ama belleğimizde onlar derin bir iz bıraktılar… Böylesi insanların unutulmaması gerekir diye düşünüyorum. Biliyor musunuz bu tür yazılarınızı çok özlemiştim bu tür yazılarınızı okurken götürüyordu beni kendine doğru. her satırında ve her imgesinde kendime ait bir şeyler buluyordum.Bundan dolayı kutluyorum sizi.böylesi olayların sizin gibi değerli bir yazar ancak anlatılabilir
  • Gönderen hevin, 28 Ağustos, 2008 12:34:24
    sayin serif kaplan yazinizi okurken okadar etkilendimki anlatamam yorum yazmaktan bile zorlaniyorum böyle bir öykü ancak bukadar güzel anlatilir diyecek baska bir kelime bulamiyorum malesef gercekten kadinlarimiza deger verilmiyor siz bunu yazinizda zaten dile getirmisiniz umarim herkes sizin gibi kadinlara deger vermegi ögrenir sizde ögrenecegimiz cok sey var ve bizden bunlari esirgemegin yüreginize saglik
  • Gönderen sorxwin kaya, 28 Ağustos, 2008 12:34:24
    HOCAM TEK KELİMEYLE MÜKEMELSİN
  • Gönderen Azad CÖLEMERG, 28 Ağustos, 2008 01:20:24
    İNANIN Kİ OKURKEN BİR ANDA BU ÖYKÜNÜN KAHRAMANI GİBİ OLDUM KENDİMİ KAPTIRDIM.. ŞERİF HOCA SON NOKTAYI KOYARKEN ANCAK O ZAMAN BUNUN BİR ÖYKÜ OLDUĞUNA İNANDIM. BİR ÖYKÜ BU KADAR MI GÜZEL BU KADAR MI ANLAMLI ANLATILIR.. HOCAM BU YÖNÜNÜNÜZÜ DE ARTIK İYİCE KEŞFETMİŞ OLDUN LÜTFEN BİZİ ÖYKÜLERİNİZDEN MAHRUM BIRAKMAYIN BU ÖYKÜYÜ ŞİMDİ KOPYALAYIP BÜTÜN ARKADAŞLARIMA YOLLAYACAĞIM ZOR SPAS SON OLARAK ŞUNU SÖYLEMEKİSTERİM Kİ KADINLARIMA KIZLARIMIZA DEĞER VERELİM ONLARMEZOPOTAMYANIN ONURUDURLAR ULU ÖNDERİN DEDİĞİ GİBİ DÜŞÜRÜLEN KADIN DÜŞÜRÜLEN TOPLUMDUR ULU ÖNDERE VE ŞERİF HOCAMA SAYGILARIMLA

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com