E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- HPG: İntihar değil, çok planlı bir karakol baskınıydı
- Barzani ile Maliki arasında gerilim tırmanıyor
- Esas sorunlar/Ahmet Altan
- Ben bir çocuğum.../Şerif Kaplan
- Türk medyasının “İsviçre balonu” patladı
- Bir kilo şekere Diyarbakır/M.Salih Erol
- Tarihin en büyük 10 komplo teorisi
- PKK'lar saz çalıp eğleniyor
- Güney Kürdistan’da kız çocuklarının yüzde 60’ı sünnetli
- HPG: Karakol baskınında Türk ordusu ağır kayıp verdi
“Sevmediğim bir insanla evleneceğimi düşündüğümde, sanki ruhum paramparça oluyordu. Yaşadığım bu sorunlar nedeniyle erkeklerden nefret ediyordum. Nişan yüzüğü parmağıma takıldığında sanki beni evlendirmek için yapılan büyü bozulmuştu.”
Avrupa’da tüketilen genç hayatlar... - 1
Yüzyıllardır ezilmişliğin çarkları altında yaşayan Kürtlerin sorunları sadece ulusal kimlikleriyle ilgili değil. Ulusal kimlik sorunu etrafında örülü olan siyasal, kültürel, sosyal, toplumsal sorunlar tam bir yumak halinde. Madalyonun görünen yüzü, ulusal kimlik sorunları olsa da, öteki yüzde saklı duran kayıp kuşaklar, katledilen kadınlar, şiddetle iç içe olan hayatlar var. Milyonların bu gerçekliğe karşı mücadele ediyor olması da sonucu değiştirmiyor. Çünkü madalyonun sadece bir yüzü, ulusal kimlik sorunuyla kaplı olan yüzü görülüyor. Diğer yüzün görülmemesi, görülse dahi çok dikkate alınmaması ve yaşanan ertelemecilik, bu mücadele ile elde edilen çok değerli kazanımları ciddi bir şekilde tehdit ediyor.
Avrupa’da yaşayan Kürdistanlı ailelerin çoğunda çok ciddi sorunlar var. Bu sorunlar ailelerin ulusal demokratik mücadelenin yakınında ve uzağında olmalarıyla ilgili değil. Her kesimden insanın karşı karşıya kaldığı sorunlar. Aile içi şiddet, geçimsizlik, ekonomik sorunlar artık gizlenebilecek cinsten değil. Pek irdelenmeyen ve dokunulmaz bir alan olarak görülen aile meselelerinin en önemli yanlarından birini de kuşak çatışması oluşturuyor. Ebeveynlerle çocuklar arasındaki diyalog sorunları ve birbirini anlamama, birçok gencin aile ortamından kopmasına, farklı yaşam arayışlarına girmesine ve bunalımlar yaşamasına neden oluyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan gençler, ailelerinde yaşanan sorunlar, karşı karşıya kaldıkları baskılar sonucunda bazen intihar yolunu dahi seçiyorlar. Peki bu durumda suçlanması gereken kimdir? Gelenekçi bir kültürle şekillenmiş ana babalar mı? Onları buna zorlayan toplumsal şekilleniş ve baskı mekanizmaları mı? Avrupa sistemi mi? Gençlerin başıboşluğu mu? Eğitim sistemi mi? Tüm bu soruların cevaplanması ve kaynağın doğru tespiti, çok önemli. Sorunu doğru tespit edebilmek için uzmanlık alanları olan, sosyoloji, pedagoji ve psikoloji gibi bilimlere başvurmak elbette çok önemli.
Kadına boyun eğmesi öğretilir
Kendi geleneksel toplum yapıları içerisinde, örf ve adetlerine göre eğitilmiş, anadilleriyle çocuk yaşta tanışmış, anasından atasından öğrendiği tabulara göre şekillenmiş bireylerin ilişkilerinde sorun olamaz. Çünkü onların yetiştiği mantalitede sorunlar, ilişkilerin tuzu biberi olarak ele alınır. Şiddete uğrasa da, bir kadına, boyun eğmesi öğütlenir. Erkeğin her şart ve koşul altında kölesi gibi davranan, onun tüm ihtiyaçlarını harfiyen yerine getiren, şiddet görse de, her gün haklarını ihlal edenlere karşı sessizliğini korumayı erdem gören bir kadın, toplum nazarında en değme kadındır. Erkek de, ailesinin toplum içinde muhtaç duruma gelmemesini sağlamakla görevli, bir nevi evin direği ve reisidir. Daha geniş haklara sahip olan bir baba ve onun işbirlikçisi olmayı erdem bilen bir anneden ibaret bu gerçeklik içinde, gerek kadının, gerekse de erkeğin yaşam kararlarını belirleyenler, aile büyükleridir. Çocuk bu rol dağılımında en fazla ihmal edilen ve belirlenendir. Bu belirleme işlemi tamamen tek yanlıdır. Söz konusu olan ve hakkında karar alınan kişinin taleplerinin, duygularının, tercihlerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Büyükleri zaten onun kötülüğünü istemezler. En doğru olan karar neyse verilecektir. Ona düşense, bundan bir an olsun şüphe duymadan iyi bir uygulayıcı olup, hayırlı evlat hanesine adını yazdırmaktır.
Avrupa’da çocukları korumak: Ama nasıl!
Kısaca dile getirdiğimiz bu görev bölüşümü ve kaynağını toplumsal cinsiyetçilikten alan rol dağılımları, geleneksel yapı içinde şekillenmiş insanlarda dahi büyük reaksiyonlara yol açar. Buna isyanlarını kaçarak, farklı yollar arayarak ortaya koyanlar olduğu gibi, hiçbir yol bulamadıkları için kendilerini fiziken ortadan kaldıranlar da olur. Bu sorun sadece Kürdistan’da yaşayan ailelerde değil, Avrupa’da da yaşanıyor. Ne acıdır ki, burada yaşayan aileler, ülkedekinden daha fazla muhafazakar, kapalı, sınırlara hapsolmuş ve asosyal bir yaşam çerçevesi içine giriyorlar. Bunun adına da kendilerine göre ‘kendilerini ve çocuklarını koruma!’ diyorlar. Avrupa’da yetişmiş gençlere, yüzyıl öncesinin ölçülerini dayatan bu ailelerin göremediği çok önemli yönler var. En fazla korumak istedikleri, sıkı sıkıya sarıldıkları ölçüler, kırılma ve kaybedişe neden olan halkalar oluyor. Nedir bu ailelerin göremediği? Gelenekçi, feodal ve dinci eğitim sistemlerinde gerek devlet mekanizmaları, gerekse onun en küçük birimi olan aile gerçekliği, çocukları bazı rollere göre şekillendirir. Bu sistem Avrupa topluluklarında daha farklı biçimlerde yürür. Ancak, birçok ebeveyn Avrupa eğitim sisteminde şekillenmiş çocuklarına kendi büyüklerinin onlar için yaklaşık elli altmış sene önceki kurallarını koyma yanılgısına girerler. Mesela çoğu ana baba için cinsellik evlilik öncesinde bilinmezliklerle dolu bir alanken, tabu olarak ele alınırken, Avrupa sistemi eğitiminden, sosyalitesine, sokaklarından, iletişim alanlarına kadar birçok alanda sınırsız bir özgürlük alanı sunuyor. Çocukları bundan korumak duvar örmekle değil, öğrenmekle öğretmekle olur.
Yabancı bir ülkeye sonradan gelmiş ana baba ile onların burada doğmuş çocukları arasında, aynı aile içerisinde olsalar bile, korkunç bir kültürel fark doğuyor. Ama bunu göremeyen aileler, kendi ahlak kalıplarını kendilerinin büyükleri karşısında gösterdikleri boyun eğmeciliğin aynısını kendi çocuklarından bekliyorlar. Bunu gerçekleştirmeyen çocuklara da hiçbir anlayış gösterilmiyor. Çocuklar, sahte özgürlük alanlarıyla dolu bir sistemin içine adeta zorla itiliyorlar.
İthal gelin ve damatlar
İthal gelinler ve damatlar getiriliyor. Avrupa’da yetişen çocuklar ülkeye gittiklerinde akraba çevrelerinin çocukları ekonomik anlamda Avrupa’ya getirilip kurtarılacak adaylar olarak görülüyorlar. Birçok çocuk, kendilerine hiç sorulmadan, ana babaları tarafından tanımadıkları, ayrı bir kültürel şekillenmesi olan çocuklarla evlendiriliyorlar. Bu evliliklerin sonu genelde hüsran oluyor. Kısa sürede kültürel çatışma ve farklılıklar, insanların hayatını zindana dönüştürüyor. Geriye kalansa, mutsuz insanlar, onların topluma kattıkları mutsuz ve sorunlu çocuklar oluyor. Hatta kimi hikayeler daha da hüsranla sonuçlanıyor. Özellikle de bu kaderi yıkmayı isteyen kadınlar, bunun bedelini hayatlarıyla ödüyorlar. Her halükarda ölüyorlar. Kendilerine çizileni kabul ettiklerinde ruhsal, bedensel bir işkence ile karşılaşarak ölüyorlar. Bundan kaçtıklarında sokaklardaki kirli dünyaya girerek, kendi bedenlerini pazarlayarak, uyuşturucu veya fuhuş çetelerinin ağına düşerek ölüyorlar. İtirazlarını dillendirdiklerinde de onları kendi namusları olarak gören erkekler –baba, kardeş veya eş– tarafından öldürülüyorlar. Bu dosyamızda, kaybolmuş, savrulmuş veya bunun tehlikesini yaşadıkları halde yaşama yeniden çıkış yollarını bulabilmiş kadınların hikayelerine yer vereceğiz. Suçlunun kim olduğuna da hep birlikte karar vereceğiz.
‘Gelinliğiyle evden çıkan kız, kefeniyle geri gelir’
Kürdistan’da üniveriste sınavlarına giren A.K. beklediği puanı alamayınca 18 yaşındayken Avrupa’ya babasının yanına gönderilir. Bir süre sonra annesi de yanlarına gelir ve A.K. için Avrupa’da zindan yaşamı başlar. A.K. 22 yaşındayken, 23 yaşındaki S.U. ile nişanlandırılır. S.U.’yla evlenmeyi kabul etmeyen A.K., nişanı bozduğu için ailesi ve yakın çevresi tarafından dışlanır. A.K. Avrupa’ya geldiği günden beri tüm yaşadıklarını gazetemize anlattı.
A.K: 18 yaşına geldiğim zaman üniversite sınavlarını kazanamayınca Avrupa’ya babamın yanına gönderildim. Babamın bulunduğu ülkeye gelmeden önce başka bir Avrupa ülkesinde bir buçuk yıl kalmak zorunda kaldım. Bazı akrabalarımda buradaydı, ancak yine de ben iltica kampında kaldım. Kampta tek başıma kalmam bütün gözleri üzerime çeviriyordu. Halalarım ve amcalarım sürekli olarak beni yanlarına çağırıyordu. Onlara göre genç bir kız tek başına kampta kalamaz, bir kız kendi ayakları üzerinde duramaz. Genç bir kız evlenene kadar annesinin babasının ya da akrabalarının yanında kalmalıdır. Evlenince de eşi ona bakar zaten. Onların mantığına göre, bir kadın sırtını kimseye vermeden ayakları üzerinde duramaz. Bir alan çiziyorlar ve o alana mahkum bırakılıyorsun.
‘Duvarlara konuşuyordum’
Ancak bir buçuk yıl sonra babamın bulunduğu ülkeye gidebildim. Babamın yanına gittikten sonra annem de yanımıza geldi. İlk başlarda babam bana fazla karışmıyordu. Fakat yaşım ilerledikçe babam kendi doğrularını dayatmaya başladı. O zaman bende de sorgulamalar başladı. Her şeye müdahale etmesi, sanki tek başıma bir şey yapamazmışım gibi duygular uyandırdı bende. Bu nedenle sürekli tartışıyorduk. Bu yönelmeler karşısında sessizleştim ve bir dönem depresyona girdim. Çünkü konuşmama ve kendimi ifade etmeme izin verilmiyordu. Bu nedenle yaşadığım zorlanmaları kimseyle paylaşamıyordum. Zaten anlatsam da ‘babandır’ denilip geçilirdi. Daha önceleri arkadaş ilişkilerime karışılmazken, artık kiminle arkadaş olup olmayacağım ailem tarafından belirleniyordu. Dışarıya yarım saat çıkmama bile müdahale ediliyor, engelleniyordu. Önüme setler konuldukça o setleri aşma hırsı gelişti bende. Belli bir dönemden sonra Kürt gençlerinden bile uzaklaştırıldım. Yani adeta herkesle ilişkimin kesilmesi ve öyle evin içinde kalmam isteniyordu. Öyle bir hale geldim ki, artık evden işe, işten eve gidiyordum. Öyle bir düzeye geldim ki, insanlarla konuşmaya bile korkuyordum. Çünkü, düşüncelerim hep yadırganacakmış gibi geliyordu. Bu nedenle duvarlarla konuşmayı tercih ediyordum.
Psikolojik baskıyla kabul ettirdiler
Sorunları aşmadan ziyade, ailem yavaş yavaş beni evliliğe hazırlıyordu. Birden bana çok yumuşak yaklaşmaya başladılar. Defalarca evlenmek istemediğimi ve evliliğe hazır olmadığımı söyledim. Ama çığlıklarımı kimse duymuyordu. Yumuşak bir tarzda, psikolojik baskı uygulayarak üstüme gelmeye başladılar. Tabii kaba şiddet uygulamıyorlardı, ama bana göre psikolojik şiddet, kaba şiddetten daha ağırdır. Çünkü kaba şiddet ruhsal anlamda büyük bir tahribat yaratmamış ise, bir süre sonra izleri kalmıyor. Ama psikolojik şiddet insanın ruhunda derin yaralar açıyor ve hayatından hiç silinmeyecek izler bırakıyor. Ailenin yürüttüğü psikolojik dayatmalar nedeniyle 22 yaşındayken 23 yaşındaki S.U.’yla evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldım. Benim mutluluğum onlar için önemli değildi. Onlar için önemli olan bir an önce evlenmemdi.
‘Büyü bozuldu’
Sevmediğim bir insanla evleneceğimi düşündüğümde, sanki ruhum paramparça oluyordu. Yaşadığım bu sorunlar nedeniyle erkeklerden nefret ediyordum. Nişan yüzüğü parmağıma takıldığında sanki beni evlendirmek için yapılan büyü bozuldu. Çünkü işin ciddiyetinin farkına vardım. Ondan sonra nişanı nasıl bitiririm arayışları içerisine girdim. Ben ailemi ikna edemiyordum. Annemin söylediği bir söz vardı, ‘gelinliğiyle evden çıkan kız, kefeniyle geri gelir’ diyordu. İşte böyle bir yaklaşım. En sonunda nişanlandığım kişiye evlenmek istemediğimi anlatırsam belki beni anlar ve evlenmekten vazgeçer diye düşündüm. Nişanlımla konuştum ve evlenmek istemediğimi söyledim. Kendisi ikna oldu ve öylece nişanı bitirdik. Bu olaydan sonra ailem, akraba çevresi ve onun ailesi çok yoğun bir baskı uyguladı. Benim ailem, ‘sen ailemizin isimini kirlettin, kendi isimini kirlettin. Bu saatten sonra kimse seninle evlenmez’ diyordu. Bir ay önce göklerde tutulan insan, birden bire yerin altına sokulabiliniyor.
‘Kızlar kötü yaşamın pençesine itiliyor’
Ben nişanı bozduktan sonra annemin yaşamını gözlerimin önüne getirdim. Ona ne dayatılmış ve söylenmiş ise hepsini yapmış. Çünkü bütün bunlar kadına örf-adet ve kültür adı altında kabul ettiriliyor. Çünkü buna gelmeyen kadın toplum tarafından dışlanıyor. Bu dışlanmışlığı yaşamamak için de korkudan en haksız yaklaşıma bile ses etmemektedir. Ülkedeki Kürt kızlarına baktığımızda, ne dayatılıyorsa birçoğu yapmak zorunda kalıyor. Yani onlara bir alan belirlenmiş ve o alanın dışına çıkamıyorlar. Ama şimdi Avrupa’daki Kürt kızlarına baktığımızda ise, sadece bir kültür içinde büyümüyorlar. Çok çeşitli kültürler söz konusu ve dışarda eğitim alıyorlar. Bu durumda eve gelince başka bir kültür ve bu iki kültür arasında büyük bir sıkışmayı yaşıyor. Aileler kızlarına psikolojik baskı uyguladığı zaman onlar dışardaki kültürü daha özgür görüyorlar. Baskılar kızları kötü yaşamın pençesine itiyor. Böyle bir durumda aile çocuğunu tamamen kaybedebilir.
Kız çocukları biraz babalarından uzaklar ve özellikle daha çok anneleriyle paylaşmak istiyorlar. Anneler kızlarıyla iyi bir arkadaş olmalıdır diye düşünüyorum. Kızlarını korkutarak, baskı altında tutarak büyük bir kötülük yapmış olurlar. Çünkü ne kadar yasak konulursa ve bastırılırsa bu defa fırsat bulduğu anda o kuralları çiğner. Aile ilk başta çocuğuna güvenmelidir. Güvensizlik söz konusu olduğu zaman kız çocukları yaşadıkları zorlanmaları aile ile paylaşmaz, çünkü korkar. Burada doğru eğitim ve doğru paylaşım önemlidir. Aile ile anlaşamayan genç kızlar tepkisel olarak kendi kültürlerinden uzaklaşarak farklı arayışlar peşine düşüyor.
‘Kızlar evdeki işleri yapsın’
Aile kültürünün gerçekten doğru temelde verilmesi gerekiyor. Şiddet ve baskı ile bir şeyler öğretilemez. Mesela deniliyor ki ‘kızlar evde otursun evdeki işleri yapsın.’ Bu kültürümüz olarak dayatılıyor. Böyle bir şey kültür olamaz. Bu feodal mantığın bize kültür olarak dayatılmasıdır. Bunun kabul edilmesi beklenmemelidir. Kızlar da, feodal yaklaşımları kabul etmeme adı altında kendi kültürünü reddetmemelidir. Feodal yaklaşımlar karşısında bizim gerçek kültürümüz nedir ne değildir öğrensinler. Onlara dayatılan, zorla kabul ettirilmek istenen yaklaşımlar karşısında, daha kötü bir duruma düşmesinler.
SÜRECEK
Hazırlayan: YAĞMUR ERDEM/SONGÜL BEYAZGÜL
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA



Güncel