Sorun silahta değil devletin yapısında

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 4 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


18.Ağustos tarihinden itibaren Taraf’ta yayınlanan birkaç yazı (Güneş Murat Tezcür’ün ‘PKK neden silah bırakmıyor’ ve silahlı mücadele ile anayasal haklar elde edilmez’ makaleleri, şahsıma ait ‘PKK’dan önce de sorun vardı’ başlıklı makale ve Emrullah Beytar tarafından kaleme alınan ‘Çözüm silahta değil demokratik yollarda’ başlıklı makale), genelde Kürt sorununun özelde ise PKK meselesinin açık ve net bir şekilde tartışmaya açılması ve farklı fikirlerin ortaya atılması, hem konunun derinlik kazanması hem de sorunun çözümü açısından oldukça önemlidir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki bu karşılıklı yazışmalar herhangi bir ‘polemik’ tartışması değildir. Aksine Kürt sorunun tanımında ve sorunun çözümünde ortaya çıkan farklı görüşlerin karşılıklı paylaşımıdır.

Yukarıda belirtilen makalelerin odak noktası PKK’nin silah bırakıp bırakmamasıdır. PKK silah bırakmadan Kürt sorununun çözümünde herhangi bir ilerleme kaydedilemeyeceği ve dolayısıyla Türkiye’de demokratikleşmenin mümkün olmayacağı ileri sürülmektedir. Bu bakımdan Tezcür, Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınmadan PKK’nin silah bırakmaması tezini, ‘Kürt ulusal hareketi’nin temel açmazı olarak tanımlamaktadır. Tezcür’e göre, ‘Kürt ulusal hareketi’ silahla mücadele ediyorsa ‘gayrimeşru’ ama mücadeleyi silahsız devam ettiriyorsa ‘meşru’dur. Meşruiyet kavramının tanımını, yorumunu ve tartışmasını bir kenara bırakalım. Meşruiyet’in sübjektif duruma göre değişebileceğinden hareketle, neyin kimin tarafından ‘meşru’ veya ‘gayrimeşru’ sayılacağı oldukça tartışmalı ve göreceli bir durumdur. Bu, genellikle tarafların içinde bulunduğu duruma, iktidar ilişkisine ve otoritenin kimlerin elinde olduğuna bağlıdır. Peki, bu bağlamda devletin silah kullanmasını nasıl değerlendirmek gerekir? Egemenlik ilkesinden hareketle, devletin silah kullanması ‘meşru’ sayılabilir mi? Burada niyetim hukuk sosyolojisine ve felsefesine girmek değil, fakat Tezcür ‘Kürt ulusal hareketi’nin silahlı mücadelesini ‘yöntemsel’ açıdan ‘gayrimeşru’ tanımlarken, devletin kullandığı orantısız askeri güce meşruiyet açısından değinmemesi yaşanan soruna objektif yaklaşmaması anlamına gelir.

Fakat Kürt tarafı açısından meşruiyetin tartışılması farklı bir durum ifade etmektedir. Devlet, Kürtler nezdinde büyük ölçüde meşruiyetini yitirmiştir. Cumhuriyet’le birlikte gelişen inkâr ve asimilasyon politikası Kürtleri devlete yabancılaştırmış ve ‘aidiyet’ duygusunu zedelemiştir. Her ne kadar düzene entegre olan Kürtler varsa da, büyük çoğunluğunun kendini devlete ‘ait’ hissetmediğiyse bilinen bir gerçektir. Tezcür, devletin Kürtler nezdinde ‘aidiyet duygularını geliştirecek bir siyaset gütmesini’ ısrarla savunmaktadır. Fakat Kürtlerin kendilerini ayrı bir ulus gerilla_hpg_080510olarak tanımladıklarını ve bundan dolayı da kendilerini devlete ‘ait’ hissetmediklerini göz ardı etmektedir. Kürtlerde devlete karşı ‘aidiyet’ duygusunun oluşmaması, devletin o bölgede meşruiyetini yitirdiği anlamına gelir. Devlet partilerinin bölgede ‘tabela partisi’ durumuna gelmeleri bu meşruiyet kaybından kaynaklanmaktadır. AKP’ye oy veren Kürt, kendine devlete ‘ait’ hissettiği için vermiyor. Resmi ideoloji açısından, din motifli bir partinin dışında bölgede başarı sağlayacak herhangi bir siyasi akımın bulunmadığı bilinmektedir. AKP’nin, bölgede dini ve ekonomiyi kullanarak başarı sağlaması ve bu başarının devam etmesi aynı zamanda resmi ideolojinin de arzusu ve talebidir. Çünkü devlet tarafından kaybedilen ‘meşruiyet’ bu şekilde din üzerinden yeniden inşa edilmek isteniyor. Ve bunu da, AKP üzerinden yapıyor devlet. Kürt toplumsal yapısı göz önünde tutulduğunda (geleneksel yapı ve din) bunun başka türlü olmayacağı hemen anlaşılır. Devlet ile AKP’nin bölgedeki gizli anlaşması bu olsa gerek.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen belirtmek gerekir ki burada PKK’nin silah bırakmaması tezi savunulmamaktadır. Karşılıklı çatışma ortamı devam ettiği sürece herhangi bir siyasal çözümün olmayacağı aşikâr bir durum. Silahların susması için Kürt tarafının on yıllardır sokaklarda ‘barış’ diye bağırması zaten bilinmektedir. Bilindiği üzere hem PKK hem de DTP bu konuda defalarca açıklama yaptılar. Belirtmek gerekir ki Kürtler çatışmasız ve huzurlu bir ortamı arzu etmektedirler. Fakat Kürtler Cumhuriyet’ten bu yana yaşanan acılardan dolayı devlete ‘güven’ duymamaktadırlar. Bundan dolayı da anayasal haklarının önceden garanti altına alınmasını talep etmektedirler. Silahların bırakılmamsı altında yatan asıl sebepte budur. Yani devlete karşı olan ‘güvensizliktir’. Fakat Kürt sorunun çözümü önündeki tek engel PKK’nin silahlı mücadelesi değildir. Aksine asıl temel sorun devletin ‘merkezi’ yapısında yatmaktadır.

Kürt sorununun çözümü devlet yapısının yeniden yapılanması ve inşası ile mümkündür. Kürtlerin talebi sadece anayasal haklar ile sınırlı talepler değildir. Aksine devlet ‘idari’ yapısının değiştirilmesi Kürtler için daha da önemlidir. 21. yüz yılda etnik ve ulusal sorunları ‘ulus-devlet’ mantığıyla çözmek mümkün görünmemektedir. Ulus-devlet zaman aşımına uğramış bir devlet modelidir. Bu devlet modeline bağlı kalınarak Kürt sorununa çözüm aramak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Avrupa halklarının yaklaşık iki yüz elli yıl kendi aralarında savaşımına yol açan bu devlet sistemi, artık yerini AB gibi ulus-üstü (supranational) oluşumlara bırakmıştır ve bundan da geriye dönüş yoktur. AB’ye tam üye olmak isteyen bir ülke, üye olmak istediği kulübün taleplerine de uymak zorundadır. Bekası ‘egemenliğin tekliği ve bölünmezliği’ tezi olan ulus-devlet, günümüz dünya konjonktüründe anlamını yitirmiş ve ‘egemenliğinin’ bir kısmını devletler üstü olan AB gibi kurumlara bırakmıştır. Bu bakımdan devletin ve milletin bölünmezliğinden devamlı dem vurmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Avrupa devletlerinin kısa tarihi, ulus-devletin yaşattığı trajedileri net olarak ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere siyasal iktidarın tek merkezde toplanması 20. yüzyılın ilk yarısına kadar Avrupa’da birçok devleti ırkçı ve faşist sistemler haline getirdi. II. dünya savaşının yol açtığı insan ve mal kaybı, Avrupa’da merkezi devlet sisteminin de sonunu getirdi. Savaş sonrası Almanya’nın müttefikler tarafından merkezi yapıdan federal bir devlet yapısına dönüştürülmesi kendiliğinden ortaya çıkmış tesadüf bir olgu değildir. Siyasal iktidarın tek merkezde toplanması anti- demokratik, despotik ve diktatörlük rejimlerinin güçlenmesine yol açmıştır. Bu, sadece Hitler, Mussolini ve Franko gibi diktatörlerin çıkmasına yol açmamıştır. Aksine Orta ve Yakındoğu’ya yansıması,  Saddam gibi diktatörlüklerin çıkması olmuştur.  
Fakat Avrupa II. dünya savaşından ders çıkardı. Merkezi devlet yapıları yerlerini tek tek adem-i merkezi veya federal devletlere bıraktı. İktidarın tek merkezde toplanması bilinçli olarak engellendi. Almanya federal bir devlet yapısına kavuştu. Uzun bir anayasal süreçten sonra Belçika’da (şuan ayrılma noktasına gelse de) 1995 yılında merkezi bir yapıdan federal bir devlet yapısına kavuştu. Merkezi devlet sistemlerinden kopan ve şuan adem-i merkezi devlet sistemlerine sahip olan İspanya ve İtalya’da aynı şekilde federal bir devlet yapısına doğru ilerlemektedirler. Türkiye için en ilginç olan örnek Fransa’dır. Zayıf bir şekilde olsa da, Fransa da merkezi devlet yapısından adem-i merkezi devlet yapısına geçiş yapmıştır. 

Belirtilen örnekler şundan dolayı önemlidir: Genelde dünyada özelde de Avrupa’da merkezi devlet yapısından kopuş yaşanmaktadır. Bu kopuşun tabii ki birçok gerekçesi bulunmaktadır. Burada ayrıntılarına girilmeyecektir. Fakat AB’ye girmek isteyen bir ülke, girmek istediği birliğin devlet yapılarını da göz önünde bulundurmalı ve ders çıkarmalıdır. Çünkü demokrasinin gelişmesi ve insan haklarının korunması direkt olarak devlet sistemleriyle bağlantılıdır. Ayrıca globalleşen dünyada toplumlara tek tip gömlek giydirmek ve homojenleştirmeye çalışmak mümkün değildir artık. Bu bakımdan Kürt sorunun çözümünü belirtilen devlet sistemi çerçevesinde düşünmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır.
Not: Bu makale Dr. Güneş Murat Tezcür’ün ‘PKK neden silah bırakmıyor’ yazısına verdiğim cevap üzerine (PKK’den önce de sorun vardı, Taraf 25.08.2008) kaleme aldığı ‘Silahlı mücadele ile anayasal haklar elde edilmez’ (Taraf, 01.09.2008) başlıklı makalesine verilmiş bir cevaptır. Yazı aynı zamanda Taraf gazetesine gönderilmiştir.

topcuoglus@yahoo.de

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com