Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 7 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031

image

Mardin’in Bilge (Zangırt) köyünde yaşanan olay toplumal bir tradejidir. Bazı olaylar karşısında insan olayı tanımlamakta zorlanır. Hatta yaşanan olayı tanımlayacak bir söz veya tanım bulamaz. Beynimizin durduğu ve düşünce üretemediği andır böylesi anlar. Böylesi bir durum doğa bilimlerinde sıkça yaşanır ve adına da ‘Anomalie’ denir. Meseala var olan mevcut bir hastalığa mevcut tanımlamalar çerçevesinde herhangi bir isim konamıyorsa buna ‘anamolik’ bir durum denir. Fakat bu durum doğa bilimlerinin aksine sosyal bilimlerde farklıdır. Mardin’in Bilge köyünde yaşanan vahşeti ‘Anomalie’ olarak yorumlayamayız. Çünkü yaşanan bu vahşetin kökleri yüz yıldan fazla bir süredir devam ettirilen siyasi bir projenin ürünüdür. Burada sorunun adını net tanımlamak lazım: Sorun ne birey, ne toplum, ne de töre ile açıklanacak bir olgudur, aksine siyasi bir devlet projesinin toplumsal yansımasıdır. Bu projenin temelleri ‘Hamidiye Alayları’ ile atıldı ve yüz yıl sonra farklı bir formda ‘Köy Koruculuğu’ ile devam ettirildi.

‘Hamidiye Alayları’ adından da anlaşılacağı üzere Sultan II. Abdulhamid tarafından 1890/91 yıllarında kuruldu. II. Abdulhamid Kürtlere dair kendisinden önce tahtta olan Sultan Murat’tan farklı bir siyaset izledi. II. Abdulhamid Kürtler ile ittifaka yönelerek, özellikle imparatorlukların sınır boylarında gelişen saldırılarına ve Ermeni ulusal taleplerine karşı Kürtleri kullanmak istiyordu. Panislamist bir siyaset izleyen II. Abdulhamid ‘Hamidiye Alayları’nı özellikle sunni Arap, Türkmen ve Kürt aşiretlerinden oluşturmak istemişti. Hamidiye Alayları’na dahil olmayı kabul eden Kürt aşiretlerinin sayısı yaklaşık olarak toplam Kürt aşiretlerinin beşte biridir. Bu da Kürt aşiretlerinin büyük bir bölümünün Hamidiye Alayları’nı kabul etmedikleri anlamına gelir. Hamidiye Alayları sadece Sultan’a sadık (loyal) aşiretlerden kabul edildiği için Alevi Kürt aşiretleri zaten dışlanmışlardı. Çünkü Alevi Kürt aşiretlerinin Osmanlı’nın merkezi iktidarıyla hiçbir zaman iyi ilişkileri olmadı. Bu, basit bir sebepten kaynaklanmadı: Osmalı’nın resmi dini müslümalık ve mezhebi ise hanifilik idi. Alevi Kürt aşiretlerin aksine çoğunluğu sunni ve mezhepsel olarak şafii olan Kürtler Osmanlı’nın ve dolayısıla II. Abdulhamid’in siyasi panislamist projesine daha uygunlardı. Fakat sunni Kürt aşiretlerinin bir bölümünü II. Abdulhamid’e bağlayan sadece belirtilen din faktörü değildi. Aksine Kürtlerin 16. yy.’dan itibaren Osmanlı ile girdikleri siyasi ilişkinin bir sonucuydu.    

İdris-i Bitlisi’nin Kürt sunni aşiretlerini 16. yy.’da Osmanlı’ya kazandırması, Kürtler ile Osmanlı arasında simbiyotik (Symbiose) bir ilşkinin başlamasına yol açtı. Bu simbiyotik ilişki Türkler ile Kürtler arasında günümüze kadar farklı biçimlerde devam etmektedir. Kürt aşiretleri İdris-i Bitlisi aracılığıyla yapılan anlaşmada Sultan Selim’in taleplerini iki sebepten dolayı kabul ettiler. Birincisi ‘din’, ikincisi ise ‘özerklik’ faktöründen dolayı. Sunni Kürt aşiretlerinin İran imparatorluğu ile ittifaka girmemelerinin en önemli sebebi belirtilen ‘din’ ve ‘özerklik’ ilişkisiydi. Çünkü Iran İmparatorluğu’nun bu dönemde Kürt aşiretlerine ‘özerklik’ verme gibi bir politikası yoktu ve dini olarak da (sunni ve şii) birbirinden farklıydılar. Kültürel açıdan Iran’a daha yakın ve Osmanlı’ya uzak olan Kürt aşiretleri, tercihlerini belirtilen ‘din’ ve özerklik’ faktöründen dolayı Osmanlı lehine kullandılar. Osmanlı bu ittifaktan dolayı doğuda sınırlarını koruyabildi ve Iran’a karşı başarı sağlayabildi. Fakat bu anlaşma sonucu Kürtler de tarihlerinde ilk defa ‘özerk’ bir statüye sahip oldular. Kürtler bu şekilde sadece kendilerine has olan bu özel özerklik statüsüyle 16. yy.’dan 19. yy.’ın ortalarına kadar Osmanlı himayesi altında kendi yarı-bağımsız mirliklerine sahip oldular. Bu tarihe kadar Kürt aşiretleri belirtilen özerklik çerçevesinde Kürt mirleri tarafından yönetildiler. Yani belirtilen bu zaman diliminde Kürt toplumunu idare eden, yöneten Kürt mirleriydi. Aşiretler arası kavgalar, çatışmalar bu şekilde önlenebiliyordu. Fakat Kürtlerin bu özerklik yapısı 19. yy.’ın ortalarında Kürt mirliklerinin ortadan kaldırılmasıyla son buldu. Bunun önemli sebeplerindin biri Osmalı’nın bu tarihlerde güç ve toprak kaybetmesiydi. Bu, Osmalı’yı aynı zamanda merkezileşme politikasına yöneltmişti.     

Kürt toplumsal yapısı iyi analiz edildiğinde mirlerden boşalan iktidar boşluğunu ‘dini liderlerin’ (şehylerin) doldurduğu rahatlıkla anlaşılır. Zamanla Kürt aşiretleri ‘şeyhler’ tarafından organize edilmeye başladılar. Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde meydana gelen Kürt ayaklanmalarının başında dini bir liderin olması bu olgu ve gerçeklikten dolayıdır. Hamidiye Alaylarının kurulması tam da Kürt toplumunda iktidar boşluğunun meydana geldiği bir döneme denk gelir. Karizmatik bir lider olan Şeyh Übeydullah, ilk önce İran’a ve daha sonra Osmanlı’ya başkaldırmıştı, fakat herhangi bir başarı elde edememişti. Şeyh Übeydullah’ın yenilgisi Kürt toplumunda iktidar boşluğuna yol açmıştı. Aşiretler arası kavgalar ve çatışmalar yeniden sıklık kazanmıştı. Kürtlerde meydana gelen bu iktidar boşluğunu II. Abdulhamid, Alayların kurulmasıyla doldurmak ve Kürtleri kendine bağlamak istiyordu.
Hamidiye Alayları’na katılmak aynı zamanda ciddi bir ‘imtiyaz’ anlamına gelmekteydi. Alaylara katılan aşiretler vergi ve düzenli askerlik gibi mecburi hizmetlerden muaf tutulmaktaydılar. Hamidiye Alayları özel bir statüye sahiptiler ve yerel bürokrasinin değil, sadece askeri yönetimin denetimi altındaydılar. Bu şekilde Hamidiye Alayları’na katılmayan aşiretlere karşı oldukça imtiyazlıydılar ve Osmanlı devletinin koruması altındaydılar. Hatta aşiret reislerinin çocuklarının eğitilmesi için İstanbul dahil bir çok merkezde ‘Aşiret Mektebi’ adı altında okullar açılmıştı. Sultan’ın hedefi bu şekilde kendine bağlı, sadık (loyal) Kürtler yetiştirmekti. Fakat tarihin ironisi olarak ilk Kürt milliyetçileri bu aşiret mekteplerinden çıktı ve Cumhuriyet sonrası gelişen Kürt ayaklanmalarının temellerini oluşturdular.

Hamidiye Alaylarının kurulması Kürt aşiretleri arasında asimetrik bir ilişkiye yol açtı. Alaylara katılan aşiretler yerel iktidar şeklinde hareket etmeye başladılar, güç sahibi oldular. Bu güce dayanarak her türlü zorbalığı yaptılar. Bu aşiretler sadece Ermeni ulusal hareketinin bastırılması için kullanılmadı; aksine aynı zamanda Sultan’a sadık olmayan (özellikle Alevi) Kürt aşiretlerine karşı da kullanıldı. Aşiretler arası meydana gelen çatışmalardan bu şekilde hem Osmanlı devleti hem de Alaylara katılan aşiretler karlı çıktılar. Savaş koşulları dışında da  silahlandırılan Alaylar, aynı zamanda ‘Paşa’ ünvanıyla da ödüllendirildiler. Devlet tarafından iyi maaş alan bu Alaylar, zamanla Kürt toplumunda önemli bir güç haline geldiler. Her ne kadar II. Abdulhamid’i tahttan indiren Jöntürkler Hamidiye Alayları’nı feshettiyseler de, kısa bir dönem sonra Balkan savaşlarında (1912-1913) aynı gücü yeniden ‘Milis’ örgütlenmesi şeklinde kullanmak zorunda kaldılar.

Yaklaşık yüz yıl sonra bu sistem ‘Köy Koruculuğu’ adı altında devlet tarafından yeniden örgütlendi. Burada az da olsa bu iki dönem arasında bir nüans farkı bulunmaktadır: Her ne kadar Hamidiye Alayları diğer Kürt aşiretlerine karşı müdahale etmiş olsa da, bu yapılanmanın esasen ‘dış güçler’e ve gayrimüslimlere karşı organize edildiğinin altını çizmek gerekir. Hamidiye Alayları amaç olarak sadece Alevi Kürt aşiretlerini hizaya getirmek için kurulmamıştı; aksine özellikle doğu sınırında Ruslara ve Ermenilere karşı kullanılmak üzere geliştirilmişti. Fakat ‘Köy Koruculuğu’ birebir Kürdü Kürde karşı kullanma projesidir. Burada ne dış güçler ne de gayrimüslimler meselesi bulunmaktadır.

Başa dönecek olursak, Mardin’in Bilge köyünde meydana gelen, adına ister katliam, ister vahşet, ister töre vs. densin, olaya retrospektif bakış açısıyla yaklaşmaz, tarihsel olarak yaratılan bu sistemin mantığını sorgulamazsak, yaşanan insanlık dışı bu olaydan ders çıkaramayız. Son otuz yılın yarattığı tahribat ortada; her iki taraftan toplam kırk binin üzerinde insan kaybı; on yedi binden fazla faili meçhul (belli); dört binden fazla yerleşim bölgesinin tahrip edilmesi; milyonlarca insnanın yerini, yurdunu ve toprağını terk edip mülteci konuma düşmesi yakından biliniyor. Kürt toplumunun büyük bir kısmı böylesi bir ‘travma’ ile karşı karşıya iken, Köy Koruculuk sisteminin halen devam ettirilmesi sadece basit bir ‘suç’ değil, aynı zamanda insanlık adına yapılmış bir ‘cürüm’ olarak algılanmalıdır. Ayrıca burada Korucuların rant elde etmek için yaptıkları zulmü anlatmaya gerek yok (Insan Hakları Raporları bu tabloyu net olarak veriyor zaten); bunlar bilinen şeyler.  Bu, sistemin bir ürünü ve yansımasıdır.

Sonuçta İnsanlar canavar olarak dünyaya gelmiyorlar; aksine insanı şiddete ve canavarlaşmaya yönelten temel olgu içinde bulunduğu ortam (milieu) ve sistemdir. Ortamı pozitif anlamda değiştirmek bireyin alanına girebilir; ama yaratılan böylesi bir sistemi değiştirmek daha çok devletin sorumluluğundadır. Toplumuna refah sunmayan, zenginleştirmeyen, kardeşi kardeşe vurduran ve şiddetin temellerini atan bir devlet anlayışı, Mardin’de yaşanan olayın sorumluluğundan kaçamaz. Dünyanın en ‘medeni’ toplumunu getirin ve böylesi koşullarda yaşatın, en az bir asır sonra bu şekilde canavarlaşır, insanlıktan çıkar. Sorun birey ve toplumda değil, devletin zaman aşımına uğramış sisteminde. Böyle bir sistemi II. Abdulhamid Panislamizm adına kurdu ve geliştirdi; Cumhuriye ise ulus-devlet mantığı çerçevesinde Türkçülüğü korumak adına yapıyor. 


   

 

 

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

© 2009 aktuelbakis.org, All rights reserved.