Türkiye’nin kötü kaderi

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 36 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031


 Geçen hafta biri Amerika’dan diğeri Avrupa’dan iki önemli haber geldi. 
 
Başkan Bush, Türkiye- Amerika nükleer işbirliği anlaşmasını Kongre’ye göndermişti. Ayrıca önümüzdeki hafta Almanya‘nın Münih kentinde yapılacak olan 44. Güvenlik Konferansı’na da Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan ‘sürpriz konuk‘ olarak davet edilmişti. Konferansın açılış konuşmasını Erdoğan yapacaktı. Önce Amerika’dan başlayalım.

Türkiye’nin kötü kaderi/ Günay Aslan

Geçen hafta biri Amerika’dan diğeri Avrupa’dan iki önemli haber geldi. 
 
Başkan Bush, Türkiye- Amerika nükleer işbirliği anlaşmasını Kongre’ye göndermişti. Ayrıca önümüzdeki hafta Almanya‘nın Münih kentinde yapılacak olan 44. Güvenlik Konferansı’na da Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan ‘sürpriz konuk‘ olarak davet edilmişti. Konferansın açılış konuşmasını Erdoğan yapacaktı. Önce Amerika’dan başlayalım. Aslında Türkiye ile Amerika arasında nükleer işbirliği anlaşması Clinton döneminde -2000 yılında- imzalanmıştı. Ancak Amerikan tarafı, Türkiye'ye nükleer teknoloji ve malzeme verilmesini içeren anlaşmayı Kongre’ye sunmayı geciktirmiş, 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden sonra da rafa kaldırmıştı.
 
Uzun süredir tartışılan konu üzerinde mutabakat sağlanmış olacakki anlaşma Konge’ye gönderildi. Bush, Kongre’ye gönderdiği sunuş yazısında“bu anlaşma,NATO müttefikimizle aramızdaki siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirecektir” dedi. Anlaşma gereği Türkiye‘de Amerika’nın denetimi ve gözetiminde olacak olan ve her biri 3 milyar dolara malolan 5 adet nükleer santral kurulacak. Santrallerin Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulacağı söyleniyor. Ancak Türkiye bu santrallerden enerji ihtiyacının ancak yüzde 2,5 gibi oldukça düşük, hatta önemsiz sayılabilecek kısmını üretecek. Enerji ihtiyacının yüzde 97,5’luk bölümünü yine başka kaynaklardan temin edecek. Bu gerçeğin de gösterdiği gibi nükleer santraller Türkiye’nin enerji sorununu çözmeyecek. O halde bunlar neden kuruluyor? sorusuna geçerli bir cevap aramak gerekiyor.

Anlaşmaya içinden geçmekte olduğumuz sürecin ışığında ve Amerika’nın bölgesel hedefleri  açısından baktığımızda Türkiye’nin ‚nükleer üs‘ haline getirilmek istendiğini söyleyebiliriz. Şimdiye kadar bu konuda temkinli davranan Türkiye’nin de bundan memnun olduğu gözleniyor. İktidara geldiği günden bu yana ayak direyen AKP de nükleer projeye onay vermiş ve Türkiye’nin geleceğini ateşe atmıştır.

Ateşe atmıştır, çünkü, bu santrallerin hepsi de enerji üretimiyle maskelenseler de nükleer silah üretmeye dönüşebilecek kapasitede kuruluyor! Basit bir teknik müdahaleyle santrallerden nükleer silah üretmek mümkün olacaktır. Ayrıca buralarda üretilecek olan nükleer yakıt Suudi Arabistan ve Mısır gibi Amerika yandaşı ülkelere de satılacaktır. Amerika bir yandan Türkiye’yi ‚nükleer üs‘ haline getiriyor, diğer yandan da yeni nükleer güçler yaratıyor! Ortadoğu’yu nükleer savaş tehlikesiyle başbaşa bırakıyor. Anlaşmanın hedefinin İran olduğu açıkça görülüyor. Bu yüzden işi sıkı tutuyor. Amerika anlaşmada Türkiye’ye görev veriyor, inisiyatif kendisine kalıyor!

Gelelim Münih Konferansı’na...

Başbakan Erdoğan’ın açılış konuşmasını yapacağı konferansın gündeminde de İran ve nükleer silahlanma ile enerji kaynaklarının güvenliği konuları yer alıyor. Türkiye’ye bu konuda Amerika‘yla Avrupa’nın ortak bir rol biçtiği anlaşılıyor. Konferansın organizatörü de bunu açıkca dillendiriyor. Başbakan Erdoğan’ı, ‚Türkiye’nin Ortadoğu’da gittikçe önem kazanan stratejik rolünden dolayı‘ davet ettiklerini söylüyor! Enerji konusu Bush- Gül görüşmesinin de gündeminde önemli bir yer tutmuştu. Amerika, enerjiyi silah olarak kullanan; Avrupa’ya şantaj yapıp dayatmalarda bulunan Rusya’nın tekelini kırmak istiyor. Bu amaçla enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ihraç edilmesi projesinde ısrar ediyor. Ancak Rusya‘nın baypas ettiği Türkiye’nin ‚enerji koridoru‘olma şansı  bulunmuyor. Geriye bir tek İran kalıyor. Amerika ve Avrupa, İran’ı ya iyilikle veya kötülükle yola getirmekten başka bir ‚çözüm‘ bulamıyor. Hal böyle olduğu içindirki Türkiye’ye yeniden İran’a ve Rusya’ya karşı ‚koçbaşı‘ misyonu yükleniyor! Batı dünyası kuruluşundan bu yana kullandığı Türkiye’yi çıkarlarının bekçisi yapmaktan bir türlü vazgeçmiyor. Türkiye’ye bundan öte bir misyon biçmiyor. Onu içine almak, Avrupa Birliği üyesi yapmak yerine, Ortadoğu’da maceraya sürüklüyor. Türk ordusu da bunu gönüllü olarak kabul ediyor. Türkiye halklarının demokratik iradesini gasp etmiş olan ordu, kendi egemenliğine dokunulmadığı sürece Batı dünyasının bekçiliği yapmakta hiçbir sakınca görmüyor.

Öte yandan Türkiye’nin ‚nükleer üs’haline gelmesi Soğuk Savaş döneminin ‚dehşet dengesini‘ anımsatıyor. Hatırlanacaktır; Amerika eski Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’deki üslerine 20 kilotonluk nükleer bombalar yerleştirmişti. Sovyetler de nükleer silahlarını Türkiye’ye çevirmişti. Nükleer bir çatışmada ilk hedef Türkiye’ydi ve ülke haritadan silenebilirdi. Ayrıca Türkiye Amerika‘nın bekçiliği görevini içeride vahşi bir baskı politikası izleyerek; ezilen halkları devlet terörüyle sindirerek sürdürebildi. Tarih sanki yeniden tekerrür ediyor. Batı dünyasının çıkarları için kurulan ve kullanılan Türkiye’nin lanetli kaderi dünyanın değişen şartlarına, insanlığın gelmiş olduğu aşamaya rağmen değişmiyor! Bu ülkenin kaderi batının bekçisi ve çöpcüsü olmaktan öteye gidemiyor. Irkçı, inkarcı, imhacı ve talancı militarist sistem tasfiye edilmediği sürece gideceğe de benzemiyor. Ordu Amerika’ya, AKP de orduya-aynı gerekçelerle- boyun eğmeye devam ediyor ve olan da Türk’üyle Kürd’üyle Türkiye’nin ezilen halklarına oluyor…

29.01.08

aslanay@hotmail.de

 

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com