E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
İmparatorluk çöktü, yerine yeni bir sistem kuruldu. Yeni bir devlet sistemi: Cumhuriyet. Krallar ve imparatorlar artık tek egemen güç olmayacaktı; onların yerine iktidara halk geçecekti. Halk kendi kendini yönetecekti; bunun bir diğer yansıması siyaset sosjolojisinde ‘miletin iradesi’ olarak tanımlanacaktı. Devlet kurumlarının renksiz duvarları bu talihsiz sloganla süslendi Türkiye’de. Hangi mahkemeye, hangi karakola, hangi devlet kurumana girerseniz girin, içeride felsefesi anlaşılmayan, içi boşaltılan ve manüpule edilen ‘egemenlik devletin ve milletindir’ sloganının boş duvarları süslediğini görürsünüz.
Halk denilen kesimin büyük bir çoğunluğu bu sloganın ne anlama geldiğinin anlamadı bile, gelecekte de pek anlayacağa benzemiyor. Bugün bile bir araştırma yapılsa toplumun yüzde doksanı bu sloganın ne anlama geldiğini açıklayamaz. Anladığını sananlar da sadece toplumun üst tabakasıdır. Bu kesim, devleti yöneten elit kesimdir. Temel sorun da bu kesimde yatmaktadır zaten. Sistemin ana damarlarını ellerinde tutan ve kendi çıkarlarına göre kullanan bu kesim, değişen dünya koşullarında bu kavramın artık klasik anlamda hiçbir şey ifade etmediğini, aksine farklı toplumların birarada yaşaması önünde engel teşkil ettiğini kabul etmek istemiyor. Sistemi korumak adına cellatlık rolüne giren bu kesim, özgür, eşit ve adil bir dünyada işlediği suçların hesabını kurbanları önünde vermekten kaçınamayacaktır.
Özgür, eşit ve adil bir dünyada sistem veya bir ideoloji adına kimsenin kimseyi kurban etmeye hakkı olmayacaktır. Düşücenin önünde engel yaratan sistemler totaliter sistemlerdir ve günümüzde uzun vadeli yaşama şansları bulunmamaktadır. Çocukken özgür düşünür ve düşündüğümüzü de eylemliliklerimizle hayata geçiririz. Bunu yaparken korkmayız, çünkü düşüncenin önünde sınır oluşmamıştır halen. Fakat büyüdüğümüzde bu olguyu kaybediriz, çünkü çevremizde birilerinin eleştirisine ve hışmına uğramaktan çekinir ve korkarız.
Devlet ve birey ilişkisi de bu şekilde işlemektedir. Demokratik devletlerde bireyin devleti eleştirmesi, yerden yere vurması, fikirlerinini korkusuzca açıklaması özgürlüğün vazgeçilmez ön koşuludur. Yani bireyin düşüncesinin önünde herhangi bir sınır yoktur. Hatta akademik anlamda sorunlara eleştirisel bakması ve yorumlaması teşvik edilir, çünkü bu, bilimin ilerlemesindeki vazgeçilmez bir yöntemsel ilkedir. Fakat bu, demokratik olmayan devlet sistemlerinde ciddi bir sorundur ve cezai yaptırımlarla karşılanır. Bu tür devletlerde birey, mevcut sistemin korunmasına adına devlete kurban edilir. Bunun Türkiye’ye yansıması budur ve sonuçları oldukça ağırdır. Burada bireyler devletten korkan yaratıklar haline getirildi. Mevcut ideolojinin dışında düşünmek suç sayıldı ve yeni düşünceler üretilemedi. Daha doğrusu üretilmesine müsaade edilmedi. Yeni düşüncelerin gelişmediği veya kabul edilmediği bir yerde, toplumun gelişmesi ve ilerlemesi mümkün değildir. Türkiye gibi bir ülkede ciddi düşünürlerin çıkmaması bu nedenle doğaldır, çünkü bu tür ülkelerde düşüncenin sınırları devleti idolojisinin sınırları çerçevesinde hayat bulmaktadır.
Bundan dolayı cumhuriyet sistemi kurulduğundan bu yana iki farklı toplumsal kesim yarattı: Birincisi sistem adına kurban edilenler; ikincisi sistem adına kurban edenler. Yani cellatlar. Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana ordu cellatlar takımının baş oyuncusu oldu ve sivilleri de takımın daimi seyircisi haline getirdi. Takımın amigosu da mevcut düzen partileri oldu. Oysa ölümlü bu dünyada yaşamı altmış veya yetmiş yıl olan bir insanın sistemi korumak adına kurban edilmesi anlaşılır bir şey değil. Rasyonal düşüncenin kabul edeceği bir olgu değildir bu. Fakat cellatlar tarafından anlaşılmayan bir nokta var: Bireyler rahatlıkla kurban edilebilirler ama sayısı milyanları bulan bir halk topluluğu kolay kolay kurban edilemez. Sistemin temel sorunun da burada yatmaktadır zaten.
Devleti kutsal sayan ve ona tapan bireyler yarattı cumhuriyet sistemi. Bu bireyler devleti koruma adına cellatlaştılar. Devleti koruma adına hak ve hukuku birbine karıştırdılar. Hukuk cellatların elinde bulunan ve keyflerine göre oynadıkları bir oyuncak haline geldi. Kararlar alınıp verilirken haktan bahsedilmiyor, aksine sadece hukuktan dem vuruluyor. Meşruluğun temeli hukukta aranıyor ama hak olmadan hukukun içi boş maddeler olduğu göz önünde bulundurulmuyor.
Devlet olgusu Türkiye’de yanlış algılandı. Demokratik devletlerde bireyler devletten hesap sorarlar ama Türkiye’de bu durum tam tersidir. Devletin her memuru kendini devletin sahibi olarak algıladı. Bir polis veya asker kendini devletin asıl sahibi olarak görebiliyor. Rütbeli askerlerin veya memurların davranışları ise başlı başına bir sorundur. Oysa askerler, memurlar, polisler ve hakimler sadece devlet için çalışan insanlardır ve topluma hesap verme mecburiyetindedirler.
topcuoglu@aktuelbakis.com



Güncel