E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Düşen uçaktaki yolcunun sms'i İspanya'yı karıştırıcak
- PKK’ya yönelik yeni bir çark/HASAN CEMAL
- Oramar’da bir helipkopter düşürüldü!
- PKK'yi suyu basıp yeneceklermiş!
- Ergenekon’un Çok Gizli Deli’lleri... / Şerif Kaplan
- Refahiye ve Şırnak’ta 10 asker öldü
- İzmir'de patlama: 11 yaralı
- 'Amerika, Kürtler'e sırtını dönmeyecek'
- 301,Kemalizm ve Ergenekon/ Helin Genç
- NERENİN KÜRD’ÜSÜN?/Cennet Bilek
René Descartes, “düşünüyorum, öyleyse varım” demişti üç yüz elli yıl kadar önce. Düşünceye vurgu yapan, düşünce ile varlık arasında güçlü bağ dokuyan bu söz felsefik bir dünya anlayışını da dile getiriyordu. Diyalektik düşünceye taban tabana zıt olan bu vurguya karşı materyalist felsefeciler çarpışa dursun biz bu güçlü sözün anlamı üzerinde yoğunlaşalım.
Düşünmek önemli bir iş. Düş gücü ile, imgelem ile, mantık kurarak, kıyaslayarak, geçmişteki durumu, gelecekteki tasarımı göz önüne alarak, en önemlisi de güncel durumun bütün boyutlarını duyumsayarak bir düşünce gücüne ulaşmak modern insan olmanın vazgeçilmez koşuludur. Maddi ve fiziki anlamda olmasa da çağdaş ve medeni bir insan ve toplum olmanın da bu düşünce gücü ile bağlantılı olduğunu söylemek ümit ederim ki materyalist felsefecileri gücendirmez.
Düş gücü, düşünce gücü bir insanda ne ise bir toplumda da odur. Bir insan ne kadar düşünür, zihinsel çıkarsama yapar, neden sonuç ilişkilerini gözetirse o kadar doğru tespitlerin ve giderek de doğru tutum ve tavırların sahibi olur. Bu durum toplumlar, halklar için de böyledir. Bir toplumu ne kadar geçmişte olanları belleğinde tutabilmişse ve ondan bugüne dair çözümsel pratik sonuçlar çıkarabilmiş ve bunu siyasal sosyal alanda yaşamlaştırabilmişse o kadar düşünce gücüne de ulaşmış kabul edilir.
Türk toplumu, Türkiye halkı, Türkiye sol demokratik entelektüel yapısı altmışlı ve yetmişli yıllarda daha geniş bir düşünsel dünyaya sahiplerdi. Bu yapı o yıllarda bir çok siyasetçinin, sanatçının yetişmesine yol açmıştı. Yine bu yapı bir çok bilim adamının bu topraklarda bilim üretimine şahit oldu. Altmışlı- yetmişli yılardaki bu sol demokratik düşünce gücü bugünlerin bir efsane kahramanlar olarak anılan Denizleri, Yusufları, İnanları, İbrahimleri, Ömerleri, Hakileri, Çayanları, Mazlumları, Dörtleri yarattı.
Bu yılarda üniversiteler bilim yuvalarıydı, özgür düşünceye kaynaklık ediyordu. Evrensel düşünce Türkiye topraklarında yaşam buluyordu. Çelişkiler yoğundu. Geleneksel ağa-şeyh kıskacı altında emeğinden ve geleceğinden yoksun bırakılan köylü yığınları, devlet destekli yeni yetme ve fırlama burjuvazinin insafsız çarklarında emeği çalınan işçi sınıfı ve yeni yeni uyanan, biraz kara Afrika’dan etkilenen, biraz uzak doğu ulusal kurtuluşları ile heyecanlanan Kürt halkının dipten genel devrim ve kurtuluş çığlıkları Türkiye ortamında düşüncenin ana damarı olarak genç zihinleri geliştiriyordu.
Bu topraklarda düşünce, insani varlığın, sosyal varlığın da temel bileşeni gibi akıyordu. Her an her şey olabilirdi. Bu öyle bir magmaydı ki, ülkenin Cumhurbaşkanı “bu kış kominizm gelebilir” diyebiliyordu, endişelenerek.
İşte bunda ürktüler en çok.
12 eylül bu açıdan da ilginç ve önemlidir. Eylül darbesini izleyen aylarda ve yıllarda insanlar sistemli olarak işkencelerden geçirilirken beyinler düzleştiriliyordu. İçeri alınan ilerici, devrimci beyinler burada akıldan, mantıktan ve sosyaliteden yoksun hale getiriliyordu. Dışarıda kalanlarsa korkunun gölgesine kişiliğinden ve aklından kendiliğinden feragat ederek, adeta Sıkıyönetim Komutanını çağrısına uyarak tüfeğini teslim eder gibi beynini teslim ediyordu darbecilere.
12 Eylül geçti. Sivil seçimler sonucu sivil iktidar geldi. Ama 12 eylül hukuku yerleşti her yana. Yeni bir nesil oluştu. Bireysel felsefeye tapan, liberal ekonominin bencil girdabında toplumsal değerlerinden soyutlanan toplum artık devlet denen aygıtın bir uydusu olarak işlenmeye hazırdı.
İlk hedef alınan insan düşüncesi oldu. Düşünceyi temsil eden üniversiteler kuşatıldı. Gerçek düşünce üreten bilim adamları, yazarlar, aydınlar üniversitelerden uzaklaştırıldı. Çok geçmeden bilgiyi ve buna bağlı olarak düşünceyi meta pazarlar gibi pazarlayan ve görevleri gerçeğe ulaşmanın tüm yollarını kapatmak olan insanlar yetiştirildi. Bu süreçten sonra, göbekleri beyinlerinin büyüklüğüne ters orantılı prof.lar mantar gibi türedi. Ve aslında 12 eylül sonrası kuşak varlıkları olmayan kuşaktı. Oysa düşünceyi varlıkla ilişkilendiren Descartes o ünlü sözünü şöyle formüle ediyordu:
"Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmek ise var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim."
12 Eylül felsefesini yarattığı toplumsal çöküş insanları düşünceden yoksun bırakı. Bugün Türkiye aydınları, Türkiye yazarları, düşünürleri ve giderek entelektüel yapının tamamı ve halkın önemli bir bölümü savaş kışkırtıcılarının kara ve de yalan propagandasının etkisi altında kalması nasıl açıklanır başka. Devletin 20 tv. kanalından, elli çeşit renkli sayfalı gazetelerinden yayılan yalan haberler, nereye yönlendirdiği açıkça belli olan haberler nasıl oluyor da Türk toplumunun ve aydınlarını etkiliyor diye sorarsanız, altında 12 eylül sonrası yaratılan beyinsel travma çıkacaktır.
Son aylarda yaşanan gelişmelerin Türkiye aydınlarınca nasıl algılandığı konusu insanı dehşete düşürmektedir.
Otuz yıldan beri bölgede devam eden savaşı sorgulamak gelişmiyor Türkiye aydınında. Bakış açısı tümdengelimci bir bakış açısı. Demokrasiden ve Kürt halkının haklarından bahsetmek “teröre” aynı anlamda pkk’ye hizmet eder! O halde haklardan ve demokrasiden bahsetmemek gerekir! Tümden gelen mantık bu. Devam edelim. Hava ve kara operasyonlarında devletin şiddet politikası tüm dünyanın gözleri önünde geçersiz kıldığı bir uygulama olduğu halde, bunu Amerika’nın “çekilin” açıklamasına bağlamak, var olan duruma kuşu ile bakmamak şimdiki aydının ve sanatçı ve demokratın doğru bilgiye ulaşma konusunda Descartes’tan daha geri konumda oluğunu göstermiyor mu?
İşin garip tarafı, Türkiye solu, devrimcisi, demokratı ve liberali de yani diyalektik düşünce tarzını, materyalist yorum tarzını benimsemiş kesimler de bu a felsefik açmaza düşmekten kendilerini alamıyorlar.
Her şey, teknik üstünlüğe bağlayıp yorumunu ona göre yapan bu 21. yüzyıl tümdengelimcileri ne yazık ki devletin gerici ve statükocu yanı ile birlikte hareket ediyorlar ve farkında değiller. 12 eylül kuşağı olan bu zihniyet fena halde körleşmiş durumdadır.
Ama düşünmek, doğruyu seslendirmek adına insanlar çıkmıyor mu? Bülent Ersoy birçok aynının, sanatçının, devrimci ve demokratın yapamadığını yaparak düşünmenin yolunu açıyor. Doğru bilgiye ulaşmanın kuşkudan geçtiğini kavrayan kişi oluyor. Kalleş ve klişe laflara isyan eden Ersoy bir çoklarının içine doğan ama o eylül sisteminin getirdiği düşüncesiz varlığa boyun eğerek susmayı tercih edenlere inat, onların sesini dile getirmiştir.
Özcesi, en başta Türkiyeli aydın ve sanatçıların, devrimci ve demokratlarının ve giderek de Türkiye toplumunun, tekrardan, düşünen, sorgulayan, verili düşünceye kuşku ile bakan bir sürece girmesi 21. yüzyılın Türkiye’sini yaratmanın tek ve en önemli yolu olduğunu düşünüyorum.
Newroza we pîroz be.
Yorum Yaz
Yorumlar (2 Yazılmış)
-
Gönderen Cihan., 18 Mart, 2008 10:43:19Evet, fransiz asilli olan rasyonalist Rene Descartes`in muhtesem düsüncesini tekrar hatirlatmaniz sevindirici. Korkunun(darbeler etc.) yarattigi bu durum gercektende demokrasinin islevsizligini acikca ortaya koyuyor. Artik kenidimizi "Sesli düsünmeye" zorlamamizin vakti geldide geciyor artik !!
-
Gönderen tuana, 17 Mart, 2008 21:15:47Düşünmenin varolmaya eşdeğer olduğu Descartes zamanından varolmanın düşünmemeye,susmaya denk olduğu günümüz dramını oldukça iyi dile getirmişsiniz teşekkür ederim!



Güncel