E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- PKK vuruyor, ancak istediğini elde edemiyor/Mehmet Ali BİRAND
- Obama Kürt devletini kurdurur /Serar Turgut
- Gerilla TV yayına başladı
- Biz Dört Bacıydık..! /Şerif Kaplan
- Bir kardeş dağda biri askerde!
- Sanatçı Brader gözaltına alındı
- TOPAL OSMAN’DAN ERGENEKONA/Sadık Varer
- Mardin'de sağ yakalanan iki gerilla kurşuna dizildi
- HRW: Zelâl, Bermal ve Abdurrahman helikopterden atıldı
- Bitlis'teki çatışmada 5 korucu öldü
Isınmadık bir türlü bu mahkeme duvarlarına, koridorlarına. Oysa hala devleti, bizim için, halkımızın için bu soğuk duvarlar ifade ediyor. Şimdiki kuşak, bizden önceki kuşak ve onlardan önceki kuşaklar da devleti adliye kapılarında tanıdı. Yaşamında bu kapılardan geçmeyenler yok dibidir.
Darbe yargı ile hissettirdi kendini en çok. Darbecilerin salonları, koridorları nice acılara, bağırışlara, cezalara ve kalem kırmalara sahne oldu. Gençler ömürlerini soldurdular bu salonlarda. Düzmece ifadelerle nice insanın, yargı denen o adaletsiz adaletin kurbanı olarak bu salonlarda, hayatlarına kastedildi.
On iki eylüller yargının çıldırtıldığı günler olarak zihnimizde yer etti. İşkence eşiğinde yargılamaların sadece korku romanlarına veya engizisyon mahkemelerinde olduğunu sanırdık. Diyarbakır Beşnolu askeri cezaevinde köpek co eşliğinde ve işkence ile dayatılan “dışarıda yaptığın, gördüğün, duyduğun her şeyi mahkemede, hâkime annatacaksın lan” gibi dayatmalar işkence ve yargının zorbalar elinde ne duruma düşürüldüğünü duyuruyordu.
İnanamıyorduk!
Hayat korku romanı mıydı yoksa? Engizisyonların 20. yüzyılın son çeyreğinde diriltilmesi miydi? Devlet bizim için ve tüm zamanların kuşakları için yargı ve işkenceydi.
Denizler böyle yargılamalar sonucu idam edilmişlerdi. Ve Erdal Eren… Şimdilerde itiraf ediyorlar ve diyorlar ki Erdal’ı biz çalakalem infaz ettik. Yani alelacele, düşünmeksizin. Öyle emir almışlardı, hatta emir almalarına bile gerek yoktu. O ortam, o askeri darbe bunu emrediyordu zaten.
O gün bugündür bizim kuşak devleti hep adalet sarayları ve mahkeme salonları olarak tanıdı. O yargı kendisini ne kadar da “adalet”, “eşitlik”, “kanun”, “yasa” diye sunsa da bu durum değişmedi. İster sıkıyönetim, ister dgm, ister ağır ceza veya asliye adı ne olursa olsun yargının bu özü değişmiyor ülkemde. Bir günde, aynı anda halkın oyları ile işbaşına gelmiş 56 belediye başkanını bu salonlarda cezalandırmak, aynı günde dtp il yönetiminin tümümü yargı huzuruna taşımak ve Kürtçe gazete yazı işleri müdürünü örgüt suçu ile itham edip tutuklamak daha nasıl izah eldir ki!
Oysa yargı böyle değildi bir zamanlar. En azından Montesquie zamanında. Yargı toplumun temel yaşam sözleşmelerini meydana getiren üç güçten bir idi. Yasama gibi, yürütme gibi klasik devlet anlayışının temel etmeniydi. Bu teorik açılım Fransız aydınlamacı düşünür Baron de Montesquie ya aittir. Montesquie devletin politik gücünü üçe ayırır. Bu üç gücün birbirlerine olan görece bağımsızlığının birçok soruna çare olacağını düşünür. Birçok hukukçuya cazip gelse de bu düşünce hayatın birçok alanında yürümez. “Dengeler ve frenler” sistemini geliştiririler bir süre sonra. Yani bir güç çok ileri gitti zaman onu dengeleyecek veya frenleyecek sistemler üzerine de az şey düşünülmedi. Bazen de “karışık” sistemler benimsendi. Örneğin Türkiye’nin her fırsatta model olarak örnek aldığı Fransa’nın üniter devleti, 5. Cumhuriyet diye adlandırılan şu anki cumhuriyet’te karışık sistem uygulanmıştır. Buna göre yasama gücü diğer iki güce oranla daha üstün ve dengeleyici konumda kalıyor.
Bunlar batıda denenen, batı modeli olarak teorik açılımları içerebiliyor. Peki, Türkiye sistemi böyle midir? Türkiye’de gerçekten güçler ayrılığı ilkesi var mıdır? Ya da karışık modellerde görüldüğü üzere bir gücün diğerlerine oranla daha etkin bir konumu var mıdır?
Türkiye burada da kendine özgü konumda diretirken, Batının çok kötü bir taklidi gibi durmaktan da kendini alamıyor.
Sahi Türkiye’de üç temel güç bağımsız olmadığına göre, hangisi daha baskın? Yasama mı? Parlamentonun böyle bir gücü yok. Yargı m? Yargı kararları toplumu düzenleyen etkin bir yere sahip midir? Yürütme? Yani hükümet, ordu, bürokrasi bunlar mı daha baskın? Görülüyor ki bunların hiçbiri değil. Türkiye’de güç olgusu daha komplike, daha derin ve görünmez bir durumda. Özü başka, biçimi başka, bazen yargı ile vuran, bazen de bürokrasi ile tıkatan bir durumda. Türkiye’de öyle güç odakları var ki, bunlar sermayeye ve bürokrasiye hükmederler. Bunlar yargıyı da, yasamayı da dönemsel ihtiyaçlarına göre ellerine alır ve öyle müdahale ederler.
Şimdilerde yargı yolu ile birçok şeyi ele geçirmeyi, birçok siyasal gücü derdest etmeyi deniyorlar. En alt düzeyde savcı ve hâkimlere müdahale, en üst düzeyde Yargıtay ve anayasa mahkemesi yolu ile bu güç varlığını her yanda duyuruyor. Ordu gücü ile yasa gücü ile yapamadıklarını Yargı gücü ile çelişkili de olsa, hukukun ilkeleri ile alay edilerek bunu denemekten geri durmamaktadırlar.
Son yılardaki bazı olaylar bunu böyle olduğunu göstermektedir. Şemdinli olayı bunun açık bir örneğidir. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcı bir daha görevine dönemez oldu. Yargıya etki eden güçler siyasal amaçlarına ulaşmak için yargıyı çıldırtırcasına yönelimler içine sokuyorlar. Yargının kovuşturma ve kararlarını demoklesin kılıcı gibi insanın ve toplumun üzerinde tutuyorlar.
Bugün hakkında soruşturma açılmayan DTP milletvekili yoktur. Her an bu milletvekillerine caza verebilir ve milletvekillikleri düşürülebilir. Parti kapatma davaları bir siyasal tercih olarak derin güçlerin kullanımına sunulmak üzere hazır beklemektedir. Bunun gibi toplumu örgütleyen tüm kesimler, sendikalar, dernekler, vakıflar da yargının ilkelerinden soyutlanmış hali ile karşı karşıya.
Eskinin darbe gerekçeleri bugünün yargı kararları ile düzleştiriliyor ya da dengeleniyor.



Güncel