E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Beşikçi'yi anlamak gerekiyor/Günay Aslan
- Devrimci Karargah’dan Evren ve Ağar’a tehdit!
- MİT adına çalışan iki gazeteci
- 33 askerin öldürülmesinde JİTEM'ci yüzbaşının parmağı
- Son 24 saatte 3 şüpheli asker ölümü
- DTP'nin ilk belediye başkan adayı kesinleşti
- HPG’den Devrimci Karargah’a destek!
- AKP’ye saldırıyı Devrimci Karargah üstlendi
- Karayılan, çözüm için çift taraflı ateşkes önerdi
- Ebu Süfyan Yeşil'di
Çok Yorumlananlar
Siyasetin resmi ideolojinin alanına giren konuları dışlayan bir biçimde tanımlanması Türkiye’ye özgü bir gariplik. Buna göre kimliksel haklar ve dış politika gibi meseleler, doğrudan devletin yani bürokrasinin içindeki bir karar sürecine tabi. Dolayısıyla bürokrasinin siyasi tercihleri toplumsal taleplerden çok daha etkili ve işlevsel. Buna karşılık zaman zaman siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri de bu korunmuş alana girme cesareti gösterse de, yargı mekanizması onları cezalandırarak hadlerini bildirmekte. Kısacası Türkiye’de yargı, gerçekte bürokratik yürütmenin tahkim edilmesi işlevini görüyor ve toplumu karar sistematiğinin dışında tutuyor.
Öte yandan söz konusu işlev sıkça bazı siyasi partilerin kapatılmasını ima etmekte... Çünkü bu partiler devlet bürokrasisinin uhdesinde bulunan, diğer bir deyişle onların imtiyazı olarak kabul gören bazı konularda farklı konumlar almaktalar ve üstelik bu konumlar toplumsal destek de elde etmekte. Bunun anlamı toplumun kendisini ilgilendiren bazı meselelere müdahil olmasıdır. Oysa devlet bürokrasisine göre o konular ‘ideolojiktir’ ve toplumun bu alanda söz hakkının olmaması gerekir.
Anlaşılacağı üzere meseleler ne denli ideolojik hale getirilirse, bürokrasinin siyasi alanı da o denli genişlemektedir. Türkiye bu garip dengeyi ‘demokrasi’ yaftası altında on yıllarca taşıdı... Ne var ki dünyanın demokrat değerlere doğru açılım içinde olduğu, katılımın, şeffaflığın, insan haklarının giderek vazgeçilmez bir siyasi dile dönüştüğü dünyamızda, hem herşey ideolojikleşiyor, hem de ideolojik olanın siyaset dışında tutulması olanaksızlaşıyor. Bu yüzden hem bürokratik odakların darbe yapma isteği artıyor, hem de darbelerin meşruiyeti azalıyor...
Söz konusu ikilemin altedilmesi, darbeleri meşru gösterecek birtakım evrensel nedenleri gerektirmekte. Örneğin ‘laiklik’ bizdeki bürokratik zihniyete göre böyle bir neden. Çünkü onlar laikliğin bizatihi bilimsel olduğuna, insanlığın gelişme macerası içinde dindarlığın hakim olduğu bir toplum yapısına göre bir ‘ilerleme’ teşkil ettiğine, laik insanların kendiliğinden daha doğru fikirlere sahip olduklarına inanıyorlar. Öte yandan söz konusu laikliğin bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi gerektiğini, davranış kalıplarından siyasi pozisyonlara uzanan bir bütün olduğunu, dahası bu yaşam biçiminin bir kültürel ve siyasi kimliği ifade ettiğini düşünüyorlar. Dolayısıyla da onların kafasındaki laiklik evrensel olmakla kalmayıp, apaçık bir doğru duruş...
Ne var ki Türkiye’nin bürokratik odakları evrensel sandıkları kavramın, hangi zihniyete sahip olunduğuna bağlı olarak değişebildiğini, yani birbirine pek benzemeyen farklı laiklik anlayışları olabileceğini idrak etmiş değiller. Laikliği evrensel saydıkları için, kendi kafalarındaki laikliğin de olası tek laiklik olduğunu sanıyorlar. Oysa Türkiye’de algılandığı ve topluma empoze edildiği biçimiyle bu laiklik tamamen otoriter zihniyetin uzantısı ve bu nedenle de demokrasiyle bağdaşmakta zorlanıyor. Buna karşılık bugün Batı dünyasında egemen olan laiklik relativist bir zihniyet temeline dayanmakta. Devletin her türlü din anlayışı karşısında eşit mesafede durabildiği bir anlayış bu... İnsanların inanç tercihlerinde tamamen serbest olabildiği ve bu tercihin devletin tasarruflarına hiçbir etkisinin olmadığı bir düzenden söz ediyoruz. Türkiye’de ise laiklik bir kültürel kimlik olduğu ölçüde, ‘laik’ insanların siyasi haklarını destekleyen, böylece siyasi alanı ‘laik’ kimliğin iktidar alanı olarak tanımlayan bir uygulamayı ifade etti...
Kısacası Türkiye’deki laiklik zaten hiçbir zaman evrensel bir tutumu yansıtmadı ama Cumhuriyet rejiminin kendine has özellikleri bu durumun görülmesini ve tartışılmasını engelledi. Ancak şimdi bunun engellenmesi mümkün değil... Şimdi bizdeki laikliğin evrensel nitelikte olmadığını ve demokrasinin gerekleriyle doğrudan çeliştiğini açıkça algılıyoruz. Dolayısıyla da günümüzün parti kapatma hamleleri, gerçekte dünyaya uyum sağlayamayan, ideolojik bağnazlık içinde tıkanmış olan ve üstelik imtiyazlarından vazgeçmek istemediği için hukuku bile araçsallaştıran bir kadronun anakronizmine işaret etmekte. Yaşadığımız kapatma süreci eskiler gibi olmayacak... Her geçen gün bürokratik mekanizmanın siyasi meşruiyetinin azalmasına ve demokratik bir sistemin daha yüksek sesle talep edilmesine tanık olacağız.
Etyen Mayçupyan/gazetem.net



Güncel