KAPİTALİST DÜZENMİ ? YOKSA TARAF OLMAKMI?/Mehmet ÖZCAN

Bu yazıyı beğendiniz mi?

(toplam 7 oy)

Arşiv

Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930


Türkiye,  ekonomik ve siyasi kriz içinde battıkça batıyor.  İMF’nin ekonomik baskıları artıkça artıyor,  işçi ve emekçi sınıfların yaşam koşulları Kürdistan topraklarında yıllardır süren savaş ve krizle birlikte artan hayat pahalılığı ve her gün yapılan zamlarla milyonlarca  insan açlık sınırı altında yaşam savaşı veriyor.
İşsizlik gün geçtikce çığ gibiyi aşmış dağ gibi büyüyor yaşam emekçi sınıflar açısından bir kabusa dönüyor sokaklar dehşet saçıp onurlar ayaklar altında çiğneniyor, hastalıkdan, ilaçsızlıkdan, ölen insanlar yaşamdan umudunu kesip intihar eden insanlar,  artık bu çürümüş kapitalist düzende günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
Türkiye devletini yönetenler ise, Atatürk’e tapınıp, militer Cumhuriyet üzerinde tepinmeye devam ederken. Toplumu temeli olmayan Kemalist düşüncenin esiri yapıp 85 yıldır uyutmaya, sömürmeye devam ediyor. AKP hükümeti ise, toplumu belirsiz,  ortaçağ karanlığına şeriata doğru adım adım ilerliyor.
Ekonomik kriz,  ağırlaşan toplumsal-siyasal sorunlarla iç içe gelişiyor;  toplumsal yaşamın bütün alanlarını içine alıyor,  yapısal ve kalıcı bir karekter gösteriyor.
Yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediğine ilişkin işaretler çoğalıyor.  Ancak işçi ve emekçiler ağırlaşan sömürü ve sermaye saldırısına karşı henüz ’’bağımsız tarihsel’’ bir eylemliklilikle ortaya çıkabilmiş değiller.
Siyasal kriz kendini asıl,  yönetenler içinde bölünme ve huzursuzluk,  bir yönetememe krizi olarak gösteriyor. İktidar bloğunda çatlaklar var.  Bu günkü AKP’i hükümeti yönetemiyor,  yerine daha iyisi çıkarılamıyor. AKP  hükümeti ile militer devlet arasında çelişkiler derinleşti. Anayasa Mahkemesi AKP’yi ve DTP’yi kapatma davası sürerken buna karşın tartışmalar sürüyor.
Kimisi  militer sistemi destekliyor, kimisi ise Hükümeti desteklerken ne yazık ki, alternatif olacak poltikalardan yoksun bir biçimde kayıkçı döğüşü sürüyor, halbuysa iki anlayış da mevcut militer sistemin içinden çıkıyor her iki tarafda mevcut Kapitalist militer devletini korumayı amaçlıyor. 
İşçi ve emekçi sınıflar düzene taraf olacak bir biçimde örgütsüzlüğü; Alternatif bir anayasayı oluşturacak Komünist -devrimci muhalefet henüz hazırlıksız ve güçsüz olarak kendi bölünme sorunları ile uğraşıp yeni bir örgütlenme tartışması ile kendi sorunları ile uğraşıyor.
AKP’i ikidarı ise, ekonomik ve siyasi sorunların ağır basması ile beraber çaresizlik içinde kıvranırken, İMF ve sermayenin çıkarlarını korumak için, emekçi sınıfların karşısında aslan kesilerek terör estiriyor.
Hakkını arayan emekçi sınıflara saldırıyor  memurları, işçileri, emeklileri joplatıyor, açlık sınırında açlık içinde yaşayan emekçi halkı tehdit etmeye devam ediyor.  Tuzla’da işçi ölümlerini görmezden gelirken, işçi direniş ve Grevleri çözümsüzlük içinde bırakmaya sendikaları istediği gibi kullanmaya devam ediyor.
Emek-Sermaye çelişkisi derinleşmiş,  yayılmış aynı zamanda keskinleşmiştir.  Emeğin ve sermayenin dünyaları kesin çizgilerle ayrılıyor.  Türkiye’de her şeyiyle farklı iki dünya karşı karşıya geliyor. 
Ücretli emek gelirleriyle sermaye gelirleri arasındaki uçurum derinleşiyor.  Tüm ücretliler,  memurlar, azalan gelirleri,  kötüleşen çalışma,  yaşam koşullarıyla hızlı bir yoksullaşma  düzeyinin ve açlık sınırı altına doğru sürükleniyor.  Çalışan sınıfların reel ücretlerini,  verili yaşam düzeylerini geliştirmeleri bir yana,  korumaları bile kıran kırana bir kavgayı gerektiriyor.

Yanlız emek- sermaye çelişkisi değil,  toplumsal-tarihsel ve güncel bir dizi çelişki ve sorun birbirinin üstüne biniyor. Kapitalist Düzen; bütün bu çelişki ve ayrılıkları böl ve yönet ilkesinin dayanağı yapmaya çalışıyor, ama bunu eskiden olduğu gibi kolayca başaramıyor. 
Türkiye’nin Kapitalist Düzeni,  birbirine ve kendisine meydan okuyan bütün bu eğilim ve akımları bunlardan hiçbirine indirgenmeyen,  ama hepsini bir ölçüde kendisine benzeten bir senteze ulaştıramıyor.  Bu, ideolojik krizdir.  Kriz, son derece somut, ve çok boyutludur.  Yakın ve kalıcı bir çözümüde bulunmuyor.

Ancak bütün bunlar düzenin bittiği anlamına gelmiyor.  Rezerveleri var ve daha önemlisi eskiyi yıkıp yenisini kuracak öznel öğe, sınıf ve siyaset oluşmuş değildir. Ara geçici çözümler bir yana,  Türkiye’nin önünde esas olarak iki yol uzanıyor: Ya kör şiddete,  işçi-emekçi halkın daha aşırı sömürüsüne dayanan baskı ve teröre dayalı bir yönetim,  ya da işçi sınıfının,  emekçilerin devrimci program ve eylemiyle sorunları kökünden çözecek sosyalizm! Birinci yol çürümeye,   ikincisi ise toplumsal kurtuluşa açılıyor.

Sorun öznel-iradi ögenin,  devrimin siyasal ordusunun hazırlanması noktasında düğümleniyor.  İşçi ve emekçi sınıf  hareketinin,  sosyalist solun durumuna bu açıdan bakmak gerekiyor.
İşçi ve emekçilerde,  sermayenin saldırısının kötüleşen ekonomik koşulların yol açtığı,  zaman zaman infial ve tepkiye de dönüşen yaygın bir hoşnutsuzluk var.  Ancak bu kendiliğinden,  toplu,  kararlı ve örgütlü bir eylemliğe dönüşmüyor.  Devlet terörünün yarattığı korku,  ideolojik kuşatmanın neden olduğu umutsuzluk ve örgütsüzlüğün yol açtığı güvensizlik sınıf hareketinin ’’bağımsız tarihsel eylem’ini” geciktiriyor.

Hızlı ve dengesiz kentleşmenin bir sonucu olarak,  işçi sınıfı kent yaşamında  küçük burjuva ve sınıf dışı katmanlar tarafından çevrelenmiş durumdadır.  Burjuva ideolojisi ise yanlız medya ve doğrudan propaganda yöntemleriyle değil,  günlük yaşam ilişkileri ve kültürüyle emekçinin beynine,  davranışına giriyor; bilincini hedefliyor.  Çürüme toplum çapında yaşanıyor; işçide bunun dışında değil.

Bütün bunlara rağmen,  işçi sınıfı ve emekçi sınıf hareketi içerisinde sosyal demokrasinin solunda yer alan geniş bir potansiyel var. Komünist-Devrimci ve çevrelerin siyasal eyleme çekebildiği toplam emekçi sayısı önemli bir nicelik oluşturuyor. 
Toplamına bakıldığında devrimci hareketin yeterince büyük olduğu söylenebilir.  Örgütler ve toplam siyasal etki ise küçüktür.
Nicel büyüklük küçüklük bir yana, devrimci-Komünist hareket,  siyasal bir nitelik olarak kendini ortaya koyamıyor.  Tüm iddia ve çabalara rağmen öncülük misyonu hakkıyla yerine getirilemiyor.

Bu durumun,  birçok nedeni var.  İki önemli neden aynı zamanda sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
Bir: programsızlık.  Alışılmış ve aşılması gereken geleneksel programlarla ilerlemek mümkün değil.  Program sorunu,  teknik anlamda bir program metni üretmenin ötesinde,  işçi ve emekçinin somut sorunlarından çıkarak geleceğe bağlanan savaşım istem ve hedefleri formüle etme,  yeni toplum projeleleri üretme sorunu olarak önümüze çıkıyor.
İki:  Marjinallik, Marjinallik siyasetin ve sınıf mücadelesinin kenarında, dışında, kendi kapalı alanında bir varoluş biçimini anlatıyor.  Devrimci-sosyalist hareket, temel toplumsal-sınıfsal sorunlarda kutupbaşı olmak bir yana taraf bile olamıyor.  Durum budur.

Durumun böyle olmasında başka nedenlerle birlikte,  benimsenen parti anlayışlarının da katkısı var.  Türkiye’de birçok devrimci ve komünistin kafasında,  kurulur ya da biraz da, ha güçlenirse bütün sorunları çözebilecek,  sınıfa önderlik edip,  ülkeyi devrime götürecek olan son derece idealize edilmiş bir parti düşüncesi var.  Çok farklı,  hatta zıt görünen kesimler bile aynı modelist parti anlayışının etkisi altındadır.
Doğru ve yanılmaz çizgilerinin büyük bir başarıyla geliştiğini düşünen,  dogmatik,  mezhepleşmiş örgütler de,  geniş birlikçi liberal tutumla fedaratif bir yapı oluşturmaya çalışanlar da yanlış bir noktada aynı parti anlayışını savunuyorlar.

Partiyi kendisi için amaçlaştırmak,  gerçek toplumsal süreçlerden kopararak mutlaklaştırmak doğru değil,  çünkü bu yaklaşım sınıf savaşımının dayattığı görevleri idealize edilmiş bir partinin doğuşunu erteleyen beklemeci ve edilgen bir bilinç yaratıyor.

Parti taraftır. Sınıf mücadelesinde taraf olmayan bir organizasyon  ne denli yetkin olursa olsun parti değildir.  Sınıf mücadelesi görevlerinden uzak durarak parti olmak  hiçbir zaman olanaklı değildir.
İkincisi,  parti devrim sürecinin başat siyasal öznesi ve en önemli aracıdır.  Ancak, tek aracı olmadığı gibi,  devrimin kendisi de bir partinin tek başına yapacağı bir eyleme indirgenemez.
’’Engels,  1848 devrim-karşıdevrim döneminde birden çok yazısında  Demokrasi Partisi’den söz ediyor.  O tarihlerde böyle somut bir parti hatta organizasyon yoktur.  Engels,  Demokrasi Partisi’ni devrim tarafı,  devrimci blok  anlamında kullanıyor.”

Türkiye devrimci hareketinin en yakından izlediği ve örnek aldığı Bolşevik Partisi ve Ekim devrimi deneyiminde yaratıcı yaklaşımı görüyoruz.  Lenin ve Bolşeviklerin kendilerinin azınlıkta,  Menşeviklerle Sosyalist Devrimcilerin mutlak çoğunlukta oldukları bir dönem de Sovyet örgütlenmesini devrim ve iktidar organı olarak ileri sürüp,  Tüm iktidar sovyetlere belgisini ortaya atmaları olağanüstü bir yaratıcılık örneğidir.

Türkiye koşullarına dönersek, şu noktaları net olması gerekiyor:

Türkiye’de Devrimci-Komünist hareketin omurgası zaaf ve eksiklikleri, biçim ve isimleri ne olursa olsun örgütlü güçler oluşturuyor.
Örgütlerin hiçbiri tek başına düzenin kutbu olamıyor. Komünist potansiyeli kendisine çekecek bir çekim gücü de yaratamıyor.
Sınıf mücadelesinin dayattığı görevleri yerine getirmekten çok,  varlığını sürdürme  ve birbirine tutunma ihtiyacından kaynaklanan birlikler hiçbir gerçek ilerleme sağlayamıyor.
Yapılması gereken,  düzen karşısında taraf olma bilinciyle davranarak,  sınıf ve sosyalizm güçlerinin eylem ve mücadele birliği,  bloku için çalışmaktır.  Bugün,  sınıf ve sosyalizm alternatifinin ülke çapında güçlendirmesine katkı yapmayan hiçbir Devrimci-Komünist grup ya da örgütün kendisini güçlendirme şansı da yoktur.
Türkıye devrimci-Komünist hareketi henüz daha kapitalist düzenden bağlarını koparamamış geçmiş TKP’ den günümüze kadar parti, örgüt programları bir birinin kopyası olmaya devam ediyor.  Milli Demokratik  Devrim, Ulusal Demokratik Devrim, Demokratik Halk Devrimi; halen Halk devrimlerinden, Köylülük devrimleri ile aşamalı devrimler tarihin den kendini arındırmış değil. 
Kapitalzime karşı işçi sınıfını iktidara taşıyacak Sosyalist devrimi savunanlar da netleşmiş olsada. Anti kapitalist-anti emperyalist devrim anlayışını sulandırarak; Anti emperyalist yönü ile Yurt savunması yaparak milliyetçi anlayışa indirgiyen anlayışlar  kendine Komünist yaftasını yapıştırmış olsada özünde Komünistlikle bağdaşmaycağı açıktır. Komünistler enternasyonel olurlar vatan, yurt savunması yapmazlar.
Halen marjinal hareketlerden; Türkiye tahlilleri militer cumhuriyet oluşumunu emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı kazandığı ve Kemalist hareketi ilerici  görenlerden Devrimci-Komünist hareket ayrışmadan. Aynı şekilde; 1960 askeri darbesini küçük burjuva aydın hareketi olarak görenlerle, onuda ilerici bir hareket olarak tanımlamaya çalışanlarla Devrimci- Komünist hareket bağlarını koparmadan.
Kemalist ve militer Cumhuriyetin kurduğu C.H.P‘yi de hep sosyal demokrat olarak görenler C.H.P’yi, SHP’yi DSP’yi hep ittifak gücü olarak görenler. Halen düzenden ayrışmayı sağlamayanlar nasıl gelecek sosyalizm iktidarını kurmaya hazır olabilirler?
Bugün,  sermayenin ekonomik, ve siyasal saldırılarına karşı,  bu mücadelenin hayata geçirilmesi günümüz de bir aciliyettir.  Kestirmeden söylenirse,  bu topraklarda Devrim tarafı, sınıf ve Devrimci -Komünizm güçleriyle,  Kürt devrimci hareketinden oluşuyor. 
Bu güçlerin birliğinin sağlanmasında kritik halka Devrimci-Komünist güçlerinin eylemli, savaşkan birliğidir.
Devrimci-Komünist öncü parti de,  kendi özel dünyasında yaşayan yuvalardan değil. Mücadele savaşımın içinden çıkacaktır.    

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Yaz comment Yorumlar (0 Yazılmış)

Diğer Haberler

Site Tasarımı: http://www.keditor.com