E-bülten
Bu yazıyı beğendiniz mi?
Çok Okunanlar
- Beşikçi'yi anlamak gerekiyor/Günay Aslan
- Devrimci Karargah’dan Evren ve Ağar’a tehdit!
- MİT adına çalışan iki gazeteci
- 33 askerin öldürülmesinde JİTEM'ci yüzbaşının parmağı
- Son 24 saatte 3 şüpheli asker ölümü
- DTP'nin ilk belediye başkan adayı kesinleşti
- AKP’ye saldırıyı Devrimci Karargah üstlendi
- HPG’den Devrimci Karargah’a destek!
- Karayılan, çözüm için çift taraflı ateşkes önerdi
- Ebu Süfyan Yeşil'di
Çok Yorumlananlar
Kamuoyu gündemine giren Ergenekon operasyonunda bugüne kadar yapılan soruşturmalar sonucunda tutuklananları sayısı şu ana kadar 60’ı aştı. Tutuklananlar öyle “susurluk çetesi”, “Şemdinli çetesi” üyeleri denilebilecek sıradan cinsten değiller. Her biri asker, sivil ve devlet bürokrasisinde mevki makam yapmış kişiler. Şu an yetkileri olmasa da etkili kişiler. Görünürde aynı kulvarda olmayan basın, ticaret, bürokrat ve asker ile sivil toplum dernek ve oda başkanları görünmeyen gündemlerde yıllarca iç içe çalışmışlar, mesai, yapmışlar. Gizli gündemleri ile çalışmışlar. Darbe planlamışlar. Şimdi bunlar kısmen de olsa açığa çıkaranlar kafalarda bir çok soru işareti de oluşturuyorlar. Çok yönlü bu gündemin içinden sorunu anlamak için 3-4 olguyu bir arada değerlendirmek gerekiyor.
Darbe geleneği
Türkiye tarihini yakından bilenler bu gelişmelerin hiç de yabancısı değildir. Bu gelişmeler Türkiye devlet yapılanmasının içinde mevcuttur zaten. 1960 darbesi bu yolu açmış, 1980 darbesi de bürokratik-oligarşik devlet yapılanmasını sürekli olarak belli bir grubun egemenliğine sokmuştur. Bu egemenlik kendini “tehlike”de gördüğü an harekete geçer. Devlet mekanizması içinde kendini iyi konumlandıran bu güç veya güçler kendilerinde harekete geçme ve iktidara ele geçirme veya onu etkileme yollarına koyulurlar. 1960 ile 71 arasında irili ufaklı 3-4 darbe girişimi olmuştur. Ve bunlar “kol kırılır yen içinde” anlayışı ile geçiştirilmiştir. Bugünkü gibi açığa çıkarma, hapse atma gibi yollara başvurulmamıştır.
Ama 1971 12 mart muhtırası ile 12 eylül askeri darbesini bu darbe girişimlerinden ayrı tutmak gerekmektedir. 12 mart askeri müdahalesi ile toplumun devrim ve demokrasi talepleri bastırılarak özlemi duyulan demokrasiden uzaklaşılmıştır. Kıbrıs harekatı ve Karaoğlan Ecevit çıkışıyla da 70’li yıllar bir kaos yılları olmuştur Türkiye için. 70’li yıllarda, emperyalizmin Topluma ve devlete üstten müdahale ederek ele geçirme stratejisi ile Türkiye’nin egemen iktidarlarının bu darbeci yöntemleri birbiri ile örtüşüyordu. Bu dönemde Türkiye oligarşisi ile uluslar arası sermayenin istemi aynı yönde idi.
1990 sonrası yaşanan gelişmeler bu dengeyi değiştirdi. 90’lı yıllardaki geçiş dönemi 2000’lere ulaştığında artık global bir hal almıştı. Darbeler eski haliyle artık gerçekleşemiyordu. Ya da bunu uluslararası temeli yoktu. Bugün Türkiye devlet siyaseti, “siyaset belgesi” ile, “karanlık savaşlarla, “asimetrik savaş taktikleri” ile ifade edilmektedir.
Bunun açık anlamı süreklileşen darbeler demektir.
Demokratik Anayasal temele ve güçler ayrılığı hukukuna dayanmayan Türkiye devlet sistemi askeri ve bürokratik müdahalelere açık hale getirilmiştir. Her işine gelenin askeri göreve davet etmesi bu nedenledir.
Ergenekon
Ergenekon örgütlenmesi bu devlet yapılanması içinde eskiden beri varlığını korumaktadır. 90’lı yıllar sonrası, iki kutuplu dünya yerini sermayenin küresel egemenliğe bıraktığı dönemde başta Avrupa devletleri olmak üzere bir çok devlet yapılanması, adı ne olursa olsun, kendi içindeki bu kontrgerilla örgütlenmesini lağvederken gözler Türkiye’ye yöneldi. Ancak ilginçtir Türkiye üzerine alınmadı. Tam tersine bu gayrı nizami harp oluşumlarının adını Türkçeleştirerek ve Türk faşizminin ilham kaynağı olan Ergenekon adını alarak yola devam etti.
Peki ama neden şimdi bu gizli devlet içi örgütü deşifre etmek ve yargılama ihtiyacı duydular? Devlet siyasetin yön vermiş bu etkili ve yetkili kişiler üzerine neden gidildi?
Her şeyden önce bu demokratik bir müdahale ya da operasyon değildir. Bir yandan liberal İslam iktidarı öte yandan da bürokrat ve asker iktidarı arasında cereyan eden bir hegemonya savaşıdır. Bu egemenlik savaşında üzerinde uzlaşılan şey ise Kürt dinamiğinden yayılan güçlü demokratik mücadele çıkışının engellenmesi ve bu dalganın Türkiye halklarını da içine alması “tehlike”sinin engellenme isteğidir. Bu istek sonucu Ergenekon örgütüne dönük asker ve sivil iktidarın kontrollü, aynı anlamda anlaşmalı bir operasyon gerçekleşmiştir.
Bu kontrollü ya da anlaşmalı operasyonda Ergenekon örgütü tamamen tasfiye edilmemektedir. Sadece deşifre olmuş ve devlet çalışma sistemini zora sokan aşırı uçları törpülenmesi amaçlanmıştır.
Bunun nedeni de aslında son bir yıl içinde yaşanan gelişmelerde gizlidir. Hatırlanacağı üzere 2007 yılı nisan ayında e-muhtıra krizi yaşandı. Bu kriz Dolmabahçe’de Büyükanıt ile Erdoğan görüşmesi ile anlaşmaya varıldı. Buna göre asker Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına razı olacak, hükümet ise Kürt hareketine karşı askerin elini serbest bırakacaktı. Nitekim öyle de oldu. Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra Hükümet sınır ötesi müdahale kararı çıkarttı. Çok yoğun hava operasyonları ardından şubat 2008 de de kara operasyonu gerçekleşti. Bir çok Türk yazarlarının da vurguladığı gibi bu operasyonlar boşa çıktı.
Bu durumda Ergenekon adı altında örgütlenen kesimler “terör” ve “laiklik elden gidiyor” bahanesi ile ortalığı karıştırıp “durumdan vazife çıkarmak” amacıyla darbe girişimlerini orduya ve amerikaya dayatacaklardı. Ya da akp iktidarını Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin üzerine sürerek süreci kurtarmayı deneyeceklerdi. İkinci seçeneği seçtikleri anlaşılıyor. Bu seçeneğin taşları Dolmabahçe görüşmelerinde döşenmişti. Mayıs ayındaki Erdoğan-Başbuğ görüşmeleri ile de bunu ikinci adımı atıldı sayılır. Gürültü koparan ikinci dalga tutuklamalar bu anlaşmanın bir ürünü.
Ulusalcı ve akp çekişmesi bir hegemonya çekişmesi olsa da bunun derin bir kaynağı vardır. Bu kaynak Kürt sorunudur. Akp bu sorunu bastırmayı üzerine almış bulunmaktadır. Din ile, ekonomi ile, aşiret şeyh sosyalitesi ile ve bazı Kürtçü aile yapıları ile bu sorunu çözmek. değil ama etkisizleştirmeye soyunmuş bulunmaktadır. Bu yılın başlarındaki hava ve kara operasyonlarındaki hezimete kadar da AKP bu tavrında bir hayli iddialıydı. Ergenekon’un sistemi tehlikeye koyduğunu, akp nin bu iddialı çıkışını engellediğini öne sürerek anlaşmalı tasfiyenin yolu açılmış oldu. Anlaşmalı diyoruz çünkü ergenekonun temel felsefesi orduda ve bürokraside hala güçlü bir yandır. Bu operasyon ile ancak aşırı bazı uçlar etkisizleştirilmiş oldu.
Öyle anlaşılıyor ki oyun başka zinde güçlerle, başka araçlarla devam edecek.
Abant Toplantısı
Tam da böyle bir kaos ve kargaşa ortamında Abant’ta Kürt sorunu ve çözüm yolları adı altında akp ye çok fazla uzak olmayan Fetullahçı kesimlerin ve bir kısım Kürt şahsiyetleri katılım gösterdiği Abant toplantısı gerçekleşiyordu. Bu toplantıya katılan kişilerin bir çoğu birincisi, 2006 yılında yapılan Türkiye Barışını Arıyor konferansının da katılımcılarıydılar. Orada vurgulanan konular ile bugün Abant toplantısında dile gelen görüşler çok fazla karşıt değillerdi. Ama Barış meclisinde Kürtleri temsil eden siyasi ve örgütsel temsilciler vardı. Barış meclisi gerçek manada Türkiye solunu ve Türkiye demokratik gücü ediyordu. Batı işe Doğu’yu; Kürt ve Türkü barış ekseninde bir araya getiren bir meclis ve konferanstı. Böyle bir konferansı kendi siyasal çıkarlarına aykırı bulan güçlerin bu tavırları sert oldu. Bu toplantıdan çok kısa bir süre sonra da o konferansın katılımcısı sevgili Hırant Dink öldürüldü.
Şimdi Abant toplantısında Kürtleri ve Türkiye demokrasisini temsil eden kimseler yok. Dile getirilen çözüm önerileri de Türkiye Barış Meclisinin ve Kürt siyasal temsilcilerinin dile getirdiklerinin bir benzeri. Demek oluyor ki sorunun çözümünü sorunun asıl muhatapları ile değil de temsili olmayan güçlerce tartışmak ve tartıştırmak istiyorlar.
İşte bu da kontrollü operasyonun bir sonucudur ve gerçek demokratik çözümü içermiyor. Nasıl ki darbeci generalleri yakalayıp, kendi inşa ettikleri yüksek Güvenlikli hapishanelere kapatmak demokratik bir gücün eseri değil de hükümranlık savaşının bir sonucu ise, Abant’taki toplantının da önerdiği çözümün gerçek ve geçerli bir değeri yoktur.
Savaş ve Kaos sürüyor
Tüm bunlar gösteriyor ki 80 yıllık hileli, darbeli zora dayanan iktidarlar çöküyor.
Ama kaos sürüyor. Tüm bu tartışmalar olurken Türkiye’de askerin açtığı ateşte iki kişinin öldüğünü, insanları kaybolduğunu, dağların bombalandığını, işkencelerin arttığını, cezaevlerinde insanlık dışı uygulamaların devam ettiğini, dtp li üye ve yöneticilerin tutuklandığını yazıyordu gazeteler.
Aynı zamanda sistemde bir çöküş ve çözülüşte gözle görülür bir hal aldı. İktidar sahipleri bu çözülüş ve çöküşe karşı direnecekler. Bu kavga bir anlamda da nasıl direnelim kavgasıdır. Kimi Ergenekon tarzı darbe ile, kimi ulusal milliyetçilikle, kimi de takiye ve oyalamaya dayalı liberal İslam tarzı ile. Bu kesimlerin üzerinde uzlaştığı bir yan var ki bu da gerçek demokrasinin gelişme koşullarıdır. Önümüzdeki aylar bize neyi gösterecek. Büyük olasılıkla Ergenekon soruşturmaları bir bir düşecek. Paşalar paşa-paşa tahliye olacak ve ardı sıra davaları düşecek. Buna karşılık akp kapatılmayacak veya kapatılsa da A. Latif Şener gibi daha liberal ve ordu ile daha mutabık biri öncülüğünde Abant toplantısındaki Kürt liberal eliti ile birlikte Kürtlerin dinamik güçlerini ve onun siyasal temsilcilerini dışarıda bırakacak bir “çözüm içermeyen bir çözüm” geliştirebilecekler.
Bununla da Türkiye’ye şu ana kadar olduğu gibi daha çok kaybettirecekler.
a_irba@yahoo.com



Güncel